İslami İsrail: İran-2

00:0029/04/2012, Sunday
G: 5/09/2019, Thursday
İbrahim Paşalı - Pazar

Yârî ender kes nemîbînîm, yârân râ çi şud?Dûstî key âhir âmed? Dûstdârân râ çi şud?*Hafız-ı ŞiraziHer insanın içinde, “el değmeden hazırlanmış”, Tanrı vergisi bilgiler mevcuttur.Adına vicdan, merhamet, adalet, ahlak denen bu ve benzeri bilgileri, insanoğlu nereden bulduğunu izah edemese de, tam manasıyla açıklayamasa da, duyumsar, genelde duygu olarak tanır.Söz tükenir gibi olduğunda, elden pek bir şey gelmediğinde, bir meselede hemfikir olunamadığında, en azından ''hemhis'' olmaya çalışılır. Yani

Yârî ender kes nemîbînîm, yârân râ çi şud?

Dûstî key âhir âmed? Dûstdârân râ çi şud?*

Hafız-ı Şirazi

Her insanın içinde, “el değmeden hazırlanmış”, Tanrı vergisi bilgiler mevcuttur.

Adına vicdan, merhamet, adalet, ahlak denen bu ve benzeri bilgileri, insanoğlu nereden bulduğunu izah edemese de, tam manasıyla açıklayamasa da, duyumsar, genelde duygu olarak tanır.

Söz tükenir gibi olduğunda, elden pek bir şey gelmediğinde, bir meselede hemfikir olunamadığında, en azından ''hemhis'' olmaya çalışılır. Yani empati yaptırmak için bu ortak duygular hatırlanır, hatırlatılır, ortak payda aranır.

“Bu nasıl bir vicdan, bu nasıl bir ahlak?” gibi sorular, sadece bir sorgulama değildir, bir ortak payda, sağlam bir zemin arama çabasıdır.

Ortak paydalardan bir tanesi de, hayal kırıklıklarıdır. Adına ister duygudaşlık, ister empati, ister hemhis olmak deyin, benzer hayal kırıklıklarını yaşayan insanlar, bu yeni ortak paydada yeni bir iletişimi inşa edebilir, yeni cümleler kurabilirler.

Herkesin ya şair, ya dış politika uzmanı, ya da stratejist olduğu bu memlekette, aynı şeyleri duymaktan sıkılmış bir insanın vergisi, deyin siz bunlara. Üstü kalsın…

Lübnan Hizbullah''ının efsanevi genel sekreteri Nasrallah''ın Julian Assange''e verdiği son röportaj, bir ipte iki efsanenin olamayacağını, birinin mutlaka (gözden) düşeceğini gösteriyor.

Fakat sözün burasında, Nasrallah''ın büyük emeğini anmazsak, hakkını teslim etmezsek, bunca söz hedefine ulaşmaz, yazık olur: Nasrallah''ın adının altına adını yazan Lübnanlılar, İsrail''i güney Lübnan''dan atarak, İsrail''in yenilmezliğine son verdiler, mazlum halklara özgüven ve cesaret aşıladılar.

Herkes mensubu olduğu dünya görüşüne göre bir sıfat kullanabilir. Sonuçta onlar “emperyalistler”i, “kafirler”i, “faşistler”i, “zalimler”i, “işgalciler”i geri püskürttüler, şımarıklara hadlerini bildirdiler.

Edebiyatseverler için bir benzetme yapmak gerekirse, durumu şöyle izah edebiliriz: Hollywood''un kurgulayarak anlattığı renkli İsrail hikâyeleri, Lübnan''da siyah-beyaz kadim kıssalara yenildi.

Kadim İslami kıssalarla, Hz. Ali cenkleriyle büyümüş bu toprakların bir evladı, kurt politikacılar gibi konuşmaya başlarsa, sizi koyun yerine koyarsa, size masal anlatmaya kalkarsa, ne hisseder, ne düşünürsünüz?

Nasrallah, güney Lübnan''da İsrail bayrağını indirdiği zirveyi terk edip, kamera karşısında, bayrak önünde konuşan politikacıların arasına karışmayı tercih etmiş görünüyor. Kendi kararı. Savaşta parlayan yıldız, siyasette kayan yıldız oldu. Son röportajında, Suriye''deki muhalifleri Esed''le iletişim kurmamakla suçluyor, Filistin davasına sahip çıktığı için Esed''i savunuyor, reformlar için zamana ihtiyacı olduğunu söylüyor. İsrail''in işgal ettiği Suriye''nin Golan tepelerini bile savunamayan Esed''in Filistin''i savunduğuna inanmamızı bekliyor…

Uzatmamak için, okuyuculara abartılı gelecek, ama Suriye''yi bilenler için sıradan bir gerçekle bu bahsi kapatalım: Esed isminin bile telaffuz edilemediği, insanların onun adını duyduğunda bile korktuğu bir ülkede, kim ortaya muhalif olarak çıkabilir, muhalifler Esed''le nasıl iletişim kurabilir ve onu reformlara nasıl ikna edebilirler? El insaf…

Nasrallah, iletişim kurması için zorlanması gereken kişinin Esed olduğunu, kuşkusuz hepimizden daha iyi biliyordur. Reformlar diktatörler için sıtma gibidir, ölümü görmeden buna ikna olmazlar. Bunu da iyi bilir, ama neredeyse her şeylerini Amerika-İsrail düşmanlığına göre şekillendiren politikaları, onu böyle konuşmaya icbar eder.

İsrail''e teslim olmuyorsun, ama İsrail''in şekillendirdiği politikaya teslim oluyorsun.

Nihayetinde, düşmanın seni şekillendiriyor. Asıl gizli düşman bu. Gören için, bu görünmez düşman, daha büyük tehlike.

Tek kelimeyle söylersek, kıssanın masala dönüştüğünü görmenin hayal kırıklığı…

Mezhep kavgaları, bataklıkta tepinmek gibidir; bu yüzden kıyısından dolaşalım, tepinip duran aptalların bataklığına su taşımayalım.

Derdimiz, İstanbul''dan yola çıkıp Beyrut-Bağdat-Şam üzerinden Tahran''a varmak, yakından bakarak, bir kere daha iyi niyetle anlamaya çalışmak.

Sıfatlar konusunda kavga etmeye gerek yok, adına ne dersek diyelim, dünyada hâkim olan güçler, kendi ülkelerini cennet yapmak için, geride kalan her yeri cehenneme çevirmekte bir mahzur görmüyorlar. Bunu yapmak için de gerektiğinde taşeronlar kullanıyorlar, her ülkede kendi adamlarını önemli yerlere getiriyorlar veya getirmeye çalışıyorlar.

Humeyni, bu taşeronların meşhurlarından İran Şahı''nı devirdiğinde, olumlu-olumsuz, herkesi heyecanlandırmıştı. Mazlumlar, garibanlar, mustazaflar, ezilmiş halklar umutlanmıştı. Humeyni''nin İran''ı lehte ve aleyhte mübalağalara konu oldu. Olmaya da devam ediyor.

Mübalağaları geride bıraktığımızda, kendi coğrafyamıza, samimiyetle ama serinkanlılıkla, buradan bakmaya çalıştığımızda, karşımıza başka bir hayal kırıklığı çıkıyor: İran, geçen 33 yılda, Şah''ı devirmekten başka bir devrim yapamadı!

Politikada maharetli olanlar, mazeret bulmakla yorulmasınlar; onlara devrimcinin en yalın anlamını hatırlatalım: “Yeryüzüne yalın bir bakış ile bakan” ve mazeretlerin esiri olmayan kişiye devrimci denir.

Bu bataklıkta, anlamın kaymaması için, vurgulamakta fayda var ki, bu satırların yazarı, İran''a hüsnüzan ile bakılmasını savunan, ama iyi niyet israfına da karşı olan biridir.

İyi niyetimizi kaybedersek, iyi cevaplar bulamayız. İyi sorular, iyi niyetin eseridir çünkü.

Gönül isterdi ki, İran yıllardır kürsüde esip gürlemekle yetinmek yerine, bu coğrafyada olumlu manada devrim gibi yeniliklere imza atabilseydi, her alanda işbirliğini arttırabilseydi.

Keşke, İran, “devrim ihracı” gibi “gâvur adetleri”ne uymakla, kendisine uydu ülkeler aramakla vakit kaybetmeseydi. Organ nakli yapmaya çalışmadan, doku uyuşmazlığını çözmek için çalışsaydı.

1979''da Şah''ı devirdiler, ama sadece ülkenin rejimini değiştirebildiler, tarihin en eski ulus devletini değiştirmediler, değiştiremediler.

Kabul etmek gerekiyor ki, İran, “İslam devrimi”nden de güçlüdür, ona da boyun eğmez, eğmiş gibi yapar.

Kısaca ''Ortadoğu'' denilerek özetlenen sorunların asıl adı, tarihin en eski iki ulusunun, Yahudilerin ve Farisilerin, bu coğrafyanın tarihini paranteze almalarıdır. Selçuklu-Osmanlı aklı, yani bizim kavimler üstü tarihimiz, tecrübemiz, aklımız bu parantezin içinde sıkışıp kalmıştır, mahpustur.

Düşmanlar, dostlardan daha çok birbirine benzer. İran, İslami İsrail''dir. Siyonistler nasıl “Yahudi Soykırımı”nı kullanarak bir devlet sahibi olduysa ve politikalarına mazlum Musevilerin acılarından bir dokunulmazlık zırhı ürettilerse, İran da ''Kerbela Soykırımı''nı merkeze alarak ulusal kimliğini inşa etti, aynı şeyi yaparak bugüne kadar geldi. Kırım yaşamış bir soydan geldiğini iddia edenlerin gözlerine baktığınızda, acının ve kibrin, göz ve kirpik gibi ayrılmaz olduğunu görürsünüz. Yahudiler ve Farisiler, acıda ve seçkincilikte de rakiptirler. Yarışırlar, bağrışırlar, tehditler savururlar, ama savaşmazlar.

Bu satırların yazarının saflığını mazur görürseniz, anlayamadığı bir noktayı sizinle paylaşmak istiyor: Emperyalistlerle mücadele ettiğini söyleyen kişi, emperyalistlerin yazdığı Osmanlı tarihiyle niçin mücadele etmez, bir devrimci olarak niçin bu emperyalist tarih kitaplarını da devirmez?

İşbirliği eksikliği konusunda, tek taraflı baktığımı, faturayı İran''a kestiğimi düşünenler olabilir. Daha fazla detaylandıralım. Sünni âlimler, kibirli oldukları için bugüne kadar adım atmadılar, diyelim ve onları muhafazakârlıkla suçlayalım. Bir yere kadar onları mazur görebiliriz, çünkü kimilerinin iddia ettiği gibi Sünniler devrimci değil, devrim nedir bilmezler.

İnsanın imtihanı, iddiasıdır. Kibir, ayrımcılık yapmaz, emperyalisti de, devrimciyi de, Türk''ü de İranlıyı da körleştirmeye başlar.

Her vesileyle devrimci olduğunu iddia edenler, İslam tarihinde niçin devrim yapmıyorlar, yapamıyorlar? Hatırlamalıyız ki, Şii âlimleri bizim gibi kesinti yaşamadı, entelektüel mirasları ortada sahipsiz kalmadı, yağmalanmadı, kaybolmadı. Hem kimilerine göre onlar daha donanımlı, daha cesur değil mi? Ortak tarihimizde de bir devrim yapsınlar, aradaki fitneleri kaldırsınlar, işbirliğinin yolunu açsınlar. 33 yıldır bekliyoruz…

Şah''ın adamlarının katlettiği rahmetli Ali Şeriati, olsa olsa mütevazı bir tahta köprüdür. Bu yükü taşıyamaz. Taşıyamadı da. Nehrin karşı yakasında, Türkiye''deki okuyucularının zannettiği gibi bir karşılığı yoktur.

Tarihin en eski ulus devleti olan İran, tarihi milli refleksleri yüzünden olsa gerek, “İslam ümmeti”yle işbirliği yapamıyor, devrimci bir bakış açısıyla ortak tarihimizi yeniden yazamıyor, daha yakına gelemiyor.

Bu sorunun cevabını merak eden sadece ben değilimdir umarım: Suriye konusunda, “şeytan” dediği Rusya ve Çin''le bile işbirliği yapabilen İran, Türkiye''yle işbirliği yapmak istedi de, bizimkiler mi onu dışladı?

İran ve Nasrallah Türkiye''yle birlikte, Beşar Esed''i reformlar için sıkıştırsaydı, bu kadar mazlum hayatını kaybeder miydi?

Taşeronluk tartışmaları, bumerang gibidir, ithamlarınız gelip sizi de vurabilir. Amerika ile hareket eden Türkiye taşeron oluyorsa, Rusya ve Çin''le birlikte hareket eden İran, nasıl taşeron olmuyor?

Rusya ve Çin, bütün dünyaya meydan okuyan bir “devrimci” olduğu için, İran''a taşeronluk yapıyor olsa gerek!

Taşeron tartışmalarıyla seviyeyi düşürmektense, kitapları ziyaret ederek bitirelim. Kitabı kaybettiğim için, hafızamdakilerle yetinmek zorundayım. Umarım hatırladıklarım yanlıştır ve yanlışlayan birileri bulunur. Peter Theroux''un bugün piyasada baskısı olmayan “Kayıp İmam” kitabında okuduğum bir bölümü, yıllar sonra bu yazı vesilesiyle hatırladım. 1978 yılında Libya''ya gittikten sonra bir daha kendisinden haber alınmayan Lübnanlı Şiilerin “Kayıp İmam”ı Musa Sadr, Arap Birliği''nde yaptığı bir konuşmada, Arapları birlik olmaya çağırıyor, akıllarını başlarına almazlarsa, başlarına tekrar gelebilecek tehlikeyi haber veriyordu: Türkler.

Bu nasıl bir devrimciliktir ki, Osmanlı coğrafyasındaki birçok halkın ilk ulusal tarih kitaplarını Batılı akademisyenlerin yazdığını hatırlamıyor, akademik yalanların iktidarını deviremiyor, asıl tehdidi Türkler zannetmeye devam ediyor?

Daha iyi bir cevap buluncaya kadar, en iyi cevap –şimdilik– bu:

Düşmanlar, dostlardan daha çok birbirine benzer. Çünkü dostlar kimseye benzemez, onlar biriciktir…

*: “Kimsede dostluk eseri gördüğümüz yok; dostlara ne oldu? Dostluk ne zaman bitti?” Tercüme: Mehmet Kanar.