
Geride bıraktığımız iki hafta içinde “şehitlik” ve “sivil şehitlik” konuları da epeyce tartışıldı. “Tartışma-polemik” bahsinde ülkemiz o derece zengin ki, her hafta en az üç beş konu eskitmeden yapamıyoruz. Dolayısıyla -bu hıza yetişebilmek neredeyse imkânsız olduğu için- “şehitlik” ve “sivil şehitlik” hakkında bir yazı yayımlamak bugüne kaldı.
Biraz gecikmiş olsam da konuya girmemde Mustafa Akyol''un birkaç gün önceki (4 Nisan) yazısı (“Kim şehit kim değil?”) etkisi olduğunu da söyleyeyim. Star gazetesinin yazılarında hemen her zaman bir tür “halim selimlik” gözlediğim yazarı hem konuya ilişkin görüşlerin bir özetini veriyor, hem de Said Nursi''nin –sırasında- “şehitlik”in kapsamını nasıl genişlettiğinden söz ediyordu.
Akyol, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli''nin “Bilhassa Hrant Dink''in ''şehit'' diye anılmasına tepki göstererek bir insanın şehit sayılabilmesi için Müslüman olması gerektiğini” şart koşmasını eleştirerek başlamış yazısına.
Bahçeli''yi haksız buluyor yazar; “Çünkü ''şehit'' kavramının taşıdığı iki ayrı anlamı var ve her birinin kendi içinde tutarlılık taşıması mümkün” diyor. Bu iki anlamı da, “İslami”ve “kültürel” olarak niteliyor. “İslami” anlamı malum; “kültürel” anlamı ise “değerli bir dava uğruna canını veren insanlar” olarak anlıyor. “Vatan şehidi” veya “demokrasi şehidi” gibi.
Akyol, iki alıntıyla Said Nursi''nin “şehit-şehitlik”ten ne anladığını da aktarıyor. Said Nursi, 40''lı yıllarda Avrupa''da savaş sırasında “ıztırap çeken insanlar”dan, “Beşerin zalim kısmının cinayetinin neticesi olarak gelen felâketten vefat eden ve perişan olanlar”dan, “mazlumlar”dan bahisle, “Çektikleri felâketler onlar hakkında bir nevi şehadet denilebilir” diye yazıyormuş. (“Kastamonu Lahiyası”)
Şimdi de yolumuza Akyol''un yazısından ayrılarak devam etmeye çalışalım:
“Şehit-şehitlik” kavramının kaynağının “din” olduğu muhakkak. Burada söz konusu olan din –söz konusu tartışmada da iddia edildiği gibi- sadece “İslam” değil tabii ki. Bu kavramın Yahudilikten başlayarak özellikle Hırıstiyanlık çerçevesinde doğduğunu ve geliştiğini biliyoruz. Katolik Kilisesi''nin “Aziz Etienne”den başlayarak düzenlediği “şehitler listesi” bu ilişkinin bir eseri. Batı''da bu “şehitler listesi”nde yer alanlar dışında, dini atıfta bulunulmadan (Akyol''un daireyi fazla geniş tutarak “kültürel” olarak adlandırdığı türden) şehit sayılanlardan da söz ediliyor tabii ki. 17. yüzyılın yakılarak öldürülen Giordano Bruno''dan 19. yüzyılın sonunda öldürülen cumhuriyetçi Lorca''ya uzanan çok sayıda “seküler” şehit...
Bu iki kategori dışında kalan “şehit-şehitlik”e gelince: Bu üçüncü kategoriyi kendi içinde iki alt gruba ayırabilir. 1- Ulus devletlerin “vatan için ölenler”e ihdas ettiği “şehit-şehitlik” kavramı. 2- ulusal bağımsızlık ve çeşitli devrimci hareketlerin yarattığı “şehit-şehitlik” kavramı.
Birinci alt grup, “şehit-şehitlik” kavramının en fazla öne çıkarıldığı ve dolayısıyla “şehit” sayısının tarihte tavan yaptığı döneme denk düşüyor. Kolaysa hesaplamaya çalışalım: Birinci ve ikinci dünya savaşının birlikte kaç milyon “şehidi” vardır dersiniz? Bu dönemi “şehit-şehitlik”in devletin tekelinde kurumsallaştığı, toprağın “şüheda” kanınla yoğrulduğu, “Bayrakları bayrak yapan kandır/ Toprak eğer uğranda ölen varsa vatandır” ethosunun dünyaya hakim olduğu zaman parçası olarak niteleyebiliriz. Kolayca tahmin ettiğiniz gibi, “devletler”in bu işin altından kalkabilmesi yani komutanların silah altına alınanları “Size savaşmanızı değil ölmenizi emrediyorum” diyerek cepheye sürebilmesi için “dinler”in yardıma çağrılması asla unutulmamıştır.
Ulusal bağımsızlık savaşları ve devrimcilerin “şehit-şehitlik” anlayışına gelince: Bu çerçeve içinde “şehit” kabul edilenlerden hiçbirinin hatıralarına ilişmek aklımdan bile geçmez. Ancak açıkça söylemem gerekirse bu işte de bir yanlışlık yok değildir. Çünkü “devlet” bu işte de -”özlenen” ya da “var olan” şekliyle tabii ki- yine devrededir. Bu yüzden ben, devletler tarafından sonuna kadar sömürülen “şehit-şehitlik” kavramı yerine gerektiğinde “Kahramanlık” denmesinin daha yakışık alacağına inanıyorum. “Kahramanlık” içinde büyük erdemden özellikle ikisini, yani “adalet” ve “cesaret”i barındırdığından, onun ayrıca “şehitlik” eki ile devletleştirilmeye ihtiyacı yoktur. Tarihte “beşerin zalim kısmının cinayetleri neticesi olarak gelen felâketten vefat eden ve perişan olanlar”ın ise –yine “şehit” olarak değil- “kurbanlar” olarak anılmasını öneririm. Bu durumda önümüzde üç kavram duruyor: “Kahraman”, “Kurban”, “Şehit”. Bana sorarsanız, gerçekliğe apaçık tekabül eden ilk iki kavramın barındırdığı eylemler ve acılar üçüncü kavram tarafından bir tür “yabancılaştırılmaya” tabi kılınmaktadır. “Kahraman” olmak ve “kurban” olmamakla yetinmek neyimize yetmez? “Şehit-şehitlik” kavramının –hâlâ- nasıl istismar edildiğinin farkında değil miyiz? Ayrıca unutmayalım ki profesyonel orduya geçen demokrasiler “şehit-şehitlik” kavramını -hiç değilse birinci alt gruba ilişkin- sadece düşüncede değil pratikte de ortadan kaldırmadılar mı? Bu demokrasilerde bugün “vatan için canını vermeye” hazır yurttaşların oranının ne kadar azıldığını hatırlayın. Bu süreç -bana göre de- insanoğlunun nihayet –yani bunca “şehit”ten sonra- gözünün açılmakta olduğu bir döneme girdiğinin habercidir.
Gördüğünüz gibi “sivil şehitlik” konusuna hiç girmedim. “Şehit-şehitlik kavramının dini, devletçi, devrimci, kurtuluşçu biçimlerinden şikayetçiyken karşımıza bir de ''sivil''i mi çıktı?” dersem, açıklayıcı olur mu acaba?
BIST isim ve logosu "Koruma Marka Belgesi" altında korunmakta olup izinsiz kullanılamaz, iktibas edilemez, değiştirilemez. BIST ismi altında açıklanan tüm bilgilerin telif hakları tamamen BIST'e ait olup, tekrar yayınlanamaz. Piyasa verileri iDealdata Finansal Teknolojiler A.Ş. tarafından sağlanmaktadır. BİST hisse verileri 15 dakika gecikmelidir.