|
Yazarlar

ABD ile güvenli bölge anlaşması: Avantajlar/riskler

04:00 . 12/08/2019 Pazartesi

Mehmet Acet

1976 yılında Taşkent’te doğan Acet, ilk ve orta tahsilini Taşkent’te tamamladı. İstanbul Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesinden mezun olan Acet mesleki kariyerine 1995 yılında TRT’ de staj yaparak adım attı. 1996 yılında Kanal 7 Dış Haberler Servisinde Muhabir olarak çalışmaya başladı. Bir yıl sonra Meridyen isimli dış politika programının yapımcılığını üstlendi. 1999 yılında Kosova’ dan savaş görüntülerini dünyaya geçen ilk gazeteci olarak ismini duyurdu. Daha sonra keskin bir dönüş yaparak diplomasi ve AB haberleri üzerinde yoğunlaştı. 2000 yılında Kanal 7’nin Brüksel temsilciliğini üstlendi. 1999 Helsinki zirvesinden 17 Aralık Brüksel zirvesine kadar uzanan süreçte AB - Türkiye ilişkilerini de ilgilendiren bir çok zirveyi yerinde takip etti. Son 7 yılda Orta Asya’ dan Amerika’nın batı yakasına kadar uzanan coğrafyayı gezerek bulunduğu ülkelerden haber ve dosya çalışmalarına imza attı. Kanal 7 Ankara temsilciliğine atanmadan önceki son çalışması Amerika’daki Ermeni Diasporası başlıklı dosya oldu. 2005 yılında Kanal 7’nin en genç yöneticisi olarak Ankara temsilciliğine atandı.

11 yıldır Kanal 7’nin Ankara Temsilciliğini yapan Acet, Kanal 7 ve Ülke tv de haftalık siyasi programlar yapmaya devam etmektedir.

İyi derecede İngilizce bilen Mehmet Acet evli ve iki çocuk babasıdır.

Mehmet Acet

Bütün yumurtaları aynı sepette taşımak nasıl bir risk oluşturursa, bu teşbih uygulanan politikalar, alınan inisiyatifler, yapılan anlaşmalar için de geçerli olabilir.

Geçen hafta Çarşamba günü ABD ile varılan Barış Koridoru mutabakatını bu anlamda avantaj ve riskleriyle birlikte değerlendirmek daha doğru olacaktır.



Mutabakatın büyük bölümü gizli tutuluyor. Belli ki işin bu kısmı da yapılan anlaşmanın bir parçasını oluşturuyor.

Güvenli Bölge’nin hangi bölgeleri kapsayacağı, uzunluğu, derinliği bilgi sahibi olanlar dışında kamuoyu ile paylaşılmadı.

Bu böyle olunca, ancak yapılan ortak açıklamanın satır aralarından bir takım tahminler yürütmek mümkün hale gelebiliyor.

Fırat’ın doğusu için askeri hazırlıkların ağırlık noktasının Şanlıurfa’nın Akçakale ve Ceylanpınar ilçelerinin hemen karşısında yer alan Tel Abyad ve Rasulayn’ı kapsam alanına alacak şekilde yapıldığı biliniyor.

Sınıra yapılan son askeri yığınak da yine aynı bölgede yoğunlaşmıştı.

Tel Abyad ve Rasuleyn 2015 yazında YPG’nin işgaline maruz kalınca, bu şehirlerde yaşayan Araplar, panik halinde Türkiye’ye kaçıp gelmişlerdi.

Yani buralar özünde Arapların yaşadığı şehirler.

Ankara’nın Suriye’nin geleceğine dönük önerileri arasında savaş öncesi demografik yapıyı gözeten bir politikasının olduğu biliniyor.

Bütün bunları birlikte düşününce, ABD ile varılan Güvenli Bölge mutabakatının öncelikli olarak bu bölgeleri kapsama ihtimalinden söz edilebilir.

Mutabakata dair yapılan anlaşmanın içeriğinde Türkiye’de yaşayan Suriyelilerin ülkelerine geri dönüşünü sağlamaya dönük bir niyet beyanı olduğunu da hesaba katarsak, Şanlıurfa’nın karşısına denk gelen Kuzey Suriye topraklarını önümüzdeki dönem için yakın takibe almak yararlı olacaktır.

Türkiye’nin bu bölgeleri yakın takipte tutmasının tek gerekçesi oralardan kaçıp gelen insanları topraklarına geri döndürmekten ibaret değil tabii.

YPG’nin Tel Abyad ve Rasuleyn’i işgali sonrası, ilan edilen sözde kantonlar arasındaki kopukluk ortadan kalkmış, Kobani ve Haseke sözde kantonları birleşmişti.

Bu durum, PKK/YPG açısından o bölgedeki haritanın ‘homojenleşmesini’ sağlamış, Ankara’nın hayati tehdit olarak nitelendirdiği PKK kuşağı projesi, önemli bir mesafe katetmişti.

Şimdi eğer buralar, Güvenli Bölge kapsamına alınır, tatmin edici bir derinlikten YPG çıkarılıp atılırsa, bu sözde kantonlar birbirlerine yeniden veda etmek durumunda kalacaklardır.

Bu da, YGP haritasının 2015 öncesine dönmesi, yeniden parçalı hale gelmesi anlamını taşıyacaktır.

İşin aslı, Ankara’nın bu bölgeye dönük tehdit algılaması, Şanlıurfa’nın karşısında son 4 yıldır oluşan fiili durumdan ibaret değil.

Aralık ayında Trump’ın aldığı asker çekme kararı uygulanmış olsaydı, Türkiye daha kapsamlı bir yol haritasını hayata geçirme niyetindeydi.

PKK/YPG’yi bölgeden köklü bir şekilde söküp atmayı hedefleyen o proje, yine demografik yapıyı esas alan, demokratik ölçülerle yeni bir düzen kurmayı hedefliyordu.

Ancak ABD’deki kurulu düzenin Trump’ı frenlemesi yüzünden bölgedeki Amerikan askerlerinin çekilmesi uygulamasından vazgeçildi.

Bu anlamda Türkiye’nin önüne çıkan avantajlı durum bu niteliğini kaybetmiş oldu.

İşin bir de şöyle bir boyutu var tabii:

ABD ile varılan Güvenli Bölge mutabakatını, salt bölge dinamikleri üzerinden yorumlamak eksik kalabilir.

Bütün yumurtaları aynı sepette taşımak metaforu üzerinden düşünecek olursak, S-400 füzeleri meselesinde ABD ile yaşanan gerilimin üstüne, ikinci bir gerilim hattının maliyetinin hesaba katılmadığını düşünmek mümkün değil.

S-400 meselesinde daha anlayışlı hatta Türkiye’nin tezlerine sahip çıkan bir tutum sergileyen Trump’ın desteğini sürdürmek için daha dikkatli gitme düşüncesi ön plana çıkmış olabilir.

Türkiye’nin Kuzeydoğu Suriye’ye ABD’ye rağmen tek taraflı bir müdahalesi, Trump’ı aldığı Türkiye pozisyonunda zor duruma sokabilirdi.

Ama her durumda,
“ABD’ye ne kadar güvenilebilir ki”
sorusu geçerliliğini sürdürüyor.

Hem, içeriği açıklanmayan mutabakatın gerçekten uygulanıp uygulanmayacağı anlamında, hem de bu anlaşma üzerinden Türkiye’nin reflekslerini köreltme çabaları anlamında.

#ABD
#Güvenli Bölge
#Suriye
#PKK/YPG
3 yıl önce
default-profile-img
ABD ile güvenli bölge anlaşması: Avantajlar/riskler
Enerjide Türkiye Yüzyılı Zirvesi
Kafkasya ısınıyor
Avrupa’nın korkusu boşuna değil: Avrupa, İslâm’a gebe…
Beyaz bir kağıt
Kılıçdaroğlu’ndan SADAT’A Goebbels teknikleri ile seçimler öncesi ortalığı karıştıracak KAOS suikastlar uyuyan hücreler iftirası mı?