
Son günlerde yaşadıklarımızı anlatan iki çizgi kalmış aklımda. İkisi de hukukun siyasallaşmasıyla sivil siyasetin karşı karşı kaldığı yok edilme durumuyla ilgili.
İşi inada bindirmiş bir zihniyete işaret ediyorlardı.
Birincisi Yeni Şafak Pazar''da bizim Kübra''nın çizgisi; zemin, muhtelif kimlikte ve çapta çiviler ve onların başına inen bir çekiç yer alıyor.
Çizer bir cümleyle tamamlamış kompozisyonu; “Ellerindeki tek araç çekiç olanlar sorunları çivi gibi görür.”
Hafızama yer eden ikinci çizgi Sabah''tan sanırım Salih Memecan''a aitti.
Önce bu çizgi için gerekli malzemeleri vereyim: Bir mağara, birkaç partili, büyük bir taş ve eski bir kişi. Özenle hazırlanmış bu figürler ustaca kullanılınca tablo beliriyor; Partililer mağaranın içinde, eski adam büyük taşı yuvarlaya yuvarlağa mağaranın ağzına kadar getirmiş, kapatmaya an kalmış…
Bu kompozisyonu da bir cümle taçlandırıyor: “Mağara devri.”
Sorunlar, çekiç, çivi ve mağara devri...
Gerçek şu ki karanlıktan aydınlığa çıkamadık.
Kendi toprağımızdan beslenemedik.
Koca bir imparatorluğu yok ettiğimiz gibi, cumhuriyeti de bu çağa taşıyamadık.
Heveslerimizin kurbanı enkaz gibi bir tarih duruyor arkamızda.
Hani cumhuriyetle birlikte çağdaş olacaktık, muasır medeniyet seviyesine sıçrayacaktı ülke.
Hani tebaanın kulluğu bitecek, insanlar birey olacak, özgürleşeceklerdi?
Sağından, solundan törpülenmiş cumhuriyetin aydınlanmacı paradigması kimi aydınlattı ki?
Son tahlilde var olan şeffaf alanları da yok etmedi mi?
Siyasi ve toplumsal hayata dayatma kültürü hakim kılınmadı mı?
Laiklik laikçilerin elinde zaman zaman bir din gibi dayatılmadı mı?
Sorunların varlığı üzerinden beslenen, toplumuna düşman bir garip iktidar yapısı oluşmadı mı?
Cumhuriyet eliti, öykünmeci olduğu kadar kimliksiz de çıkmadı mı toplumun karşısına.
Ne tarihi birikimden nasibimiz var, ne de bir gelecek vizyonundan güç alıyoruz.
Hepimiz sadece bugünü yaşıyor, üzerimize bir sis gibi çöken kaostan, çatışma kültüründen besleniyoruz.
Küçük de olsa pozitif bir ülkümüz yok.
Çeteci, çalmaya, vurup kırmaya, öldürmeye dönük beyhude uğraşların içindeyiz. İnşa ettiğimiz medeniyet değil...
Ne acı ki mefkuresiz kaldık.
Hepimiz sorun çözme yeteneğimizi yitirince sorun olmaya başladık.
Hem çiviyiz, hem çekiç.
Durumu idare etmeye dönük bir maslahatçılıktır halimiz...
Kendimizi erteleyip duruyoruz sadece.
Nedir bizim eserimiz?
Bu hayat mı?
Bu bir “eser” mi yoksa bir “enkaz” mı?
Eğer tek cevabımız “bu hayat” ise hepimiz yenildik demektir.
Umumi ahvalde iki heykeli dikmekle meşgulüz.
Kitleleri selamlayan tek tip heykeli ülkenin bütün meydanlarına dikiyoruz.
Bazılarımız Anadolu''ya Mustafa Kemal''in gösterdiği muasır medeniyetin imkânlarını götürmek yerine, oralara Kemalizm adına heykel götürdüler ve Mustafa Kemal''in fikirlerini dondururlar.
Ona bağlılık adına heykelini dikenlerin Mustafa Kemal''i “heykeliyle yapayalnız” bıraktıklarını söylemek yanlış olmaz.
Bence fikirden soyutlanmış bir heykel ona ihanettir!
Hazır heykel dikme dönemi başlamışken, açılmış bu kapıyı fırsat bilen “kurnazlar” da kendi heykellerini “nemalık arazilere” konduruyorlar sürekli. Birincisi sabit duruyor, ikincisi seyyaliyet imkanına sahip.
Bir “önemlilik yarışı” var ülkede.
Cihan mefkûresinden koptuk, emperyal vizyonumuz kayboldu.
Bencil ve aynı oranda fırsatçı bir topluma dönüştük… Ne birey olabildik ne de bir toplumsal kimlik kazanabildik. O günden beri hiçliğe doğru sürükleniyoruz…
Hem çiviyiz hem çekiç…
Kafamıza vuruldukça, biz de elimizdeki çekiçle gücümüz yetenlerin kafasına daha da hınçla vuruyoruz.
Biz kimin eseriyiz?
İçi boşaltılmış, yozlaşmış değerlerin mi?
Köhne bir sistemin mi?
1930''lara demirlemiş, çağını ıskalamış bir zihniyetin mi?
Diktatörlük özentisi taşıyan yöneticilerin mi?
Sürekli darbeye kışkırtılan kışlanın mı?
İdeolojik saplantılarıyla bilime ara vermeyi erdem sanan üniversitelerin mi?
Devlete teslim olan, varlığını devlete borçlu burjuvazinin mi?
Halkından kopuk, konum kaygısına düşmüş, kendi içinde sorunlu, sürekli bunalım takılan, kendi toprağına, ülküsüne yabancı “aydınlar cemaati”nin mi?
Televole kültürünün mü?
Korkak siyasetin mi?
Cuntacıların mı?..
Darbelerin mi?..
Hepsinin ama en çok iktidar duygusuna yenik düşmüş, darbeye tevessül etmiş bir azınlığın eseriyiz.
Bizlerden müteşekkil “defolu Türkiye” sürekli derin bir çatışmanın içinde.
Bu toplumun ne yazı ki en büyük başarısı; olmadık anda, olmadık şeyi “büyük soruna dönüştürebilme” yeteneğidir.
Vizyonsuzluk, ufuksuzluk, şuursuzluk...
Ne iç sorunlarına eğilebiliyor, ne bölgesine dönüp bakıyor, ne de dünyada yaşadığından haberi var.
Bir kabile mantalitesine mahkum etmiş kendisini.
Bu sadece iktidar çatışması değil, değerlerin erozyonuna bağlı gelişen bir akıl tutulmasıdır esasında.
Reis ve adamları şeklinde bir durum…
“Devletin milleti” algılaması hep var şuuraltında…
Tefrika almış başını gidiyor. Ceset gibi yaşayan bir toplumuz.
Aşağılandığımız oranda tepkilerimiz, sesimiz daha da kayboluyor
Değerler horlanıyor, toplum dışlanıyor, kurumlar yıpratılıyor, siyaset mağara devrine hapsediliyor da kimseden bir isyan sesi çıkmıyor.
Hukukla hukuksuzluk çatışıyor.
Bürokratik elitle siyaset yaka paça.
Kurulu mekanizma, ülkede her şeyi eline geçirip hükmetmek istiyor.
Bakın, demokrasinin alanı gittikçe daraltılıyor, siyaset “tehlikeli bir uğraşmış” gibi devamlı ''tehdit'' altında tutuluyor.
“Biz” diyorlar…
“Bize rağmen bu ülkede hiç bir şey olmaz” diyorlar…
Yani “sahiplerimiz” var.
Bu ülkede derin bir darbe kültürü hakim. Aynı oranda derinleşmiş bir darbe hukuku da var.
Alper Görmüş''ün başına gelenleri hatırlayın; 2004''te planlanan Ayışığı ve Sarıkız kod adlı darbe girişimlerini ifşa ettiği için yargılandı, Nokta dergisi kapanmak zorunda kaldı. “Yalan”, “iftira”, “orduyu yıpratmaya çalışıyorsun” diyen paşaya rağmen gerçek ortaya çıktı, günlüklerin paşaya ait olduğu, dolayısıyla Ayışığı ve Sarıkız''ın varlığı ispatlandı.
Sonra ne oldu, Alper berat etti, fakat bütün çabalarına rağmen ilgili paşa hakkında darbe girişimden dava açılmadı.
Sonuç; bu ülkede darbeden, darbe girişiminden haber verenlere dava açılır, darbe yapana, darbe girişiminde bulunan kıymetli zevata dokunulmaz.
Darbe kültürü öyle derinlere işlemiş ki, ne toplumun hafızasından çıkıyor, ne de darbecilerin aklından düşüyor.
Birincisi travmaya, ikincisi de cesarete dönüşüyor.
Korku ile cesaretin sahne aldığı bir üçüncü dünya ülkesi…
Bu derin darbe kültürü gücünü elbette sık sık tekrarladığı pratiğinden ve kurumların, kitlelerin uyuşukluğundan alıyor.
Bugün pek çok gazetecinin diline dolanmış halde; son birkaç yılda yedi darbe girişimi bütün ağırlığıyla geçmiş üzerimizden.
Kimini fark etmişiz, kiminden hiç haberimiz olmamış.
O kadar sinmiş, o kadar korkmuşuz ki…
Önce birkaç olayla tepkimizi ölçüyorlar, bizi, ilgisiz, duyarsız, uyuşuk yakaladıklarında saldırıyorlar bütün güçleriyle…
Bizi değerlerimizden arındırıp, değersizleştirerek, içimizi boşaltıp bir mumya gibi doldurarak “dondurulmuş bir ülke” hevesiyle akıl almaz yöntemlere başvuruyorlar.
Yani, onlar sorun çıkarmaya devam edecekler, bizler de o “büyük sorunlar” karşısında “insan olmayı erteleyip” çekiç ve çivi kalmaya razı olacağız…
Yani, yönetenler aydınlıkta, rahat ve rehavet içinde, bollukta yaşayacaklar, bizler sürekli kriz durumunda, mağara devrine razı olacağız…
Biz çekiç ve çivi kaldığımız müddetçe olur, neden olmasın…
Sorun oluşturan ne varsa, devlet dahil her şey sorgulanmalı…
Amaç, “insanın hayatı” ve devletin varlığı ise, devlet adına hareket edenler de, devletin sahibi olduğunu iddia edenler de sorgulanmalı…
Çivileri sökün, çekiçleri atın, unutmayın ateş icat oldu, mağarada ışık yakın…
Taş her zaman vardı, sorunları çözmek için yeni icatlar gerek…
BIST isim ve logosu "Koruma Marka Belgesi" altında korunmakta olup izinsiz kullanılamaz, iktibas edilemez, değiştirilemez. BIST ismi altında açıklanan tüm bilgilerin telif hakları tamamen BIST'e ait olup, tekrar yayınlanamaz. Piyasa verileri iDealdata Finansal Teknolojiler A.Ş. tarafından sağlanmaktadır. BİST hisse verileri 15 dakika gecikmelidir.