|
Onların hayatı roman

Karşı kaldırımda aheste adımlarla yürüyen kırmızı tişörtlü ve kot pantolonlu delikanlı benim oğlum değil. Benzemiyor da zaten… Tıpkı oğlumun bana benzememesi gibi…

Benim oğlum bana benzememeye yemin etmişti. Bir zamanlar benzer bir karardaydım. Çuvalladığımdan babamın burun hizasından öteye düşmemiştim. O ise benden farklı olarak bunu başarmıştı. Sırf bana benzememiş olmak için yüzmeyi öğrendi, 18 yaşını doldurur doldurmaz ehliyet aldı.

Farklılıklarımız bu ikisinden ibaret kalmadı elbette.

Oğlum nasıl öğrendiyse elinden her türlü tamir işi gelen, tek başına yaşarsa sıkıntı çekmeyecek birine dönüştü. İnsanlarla kolayca diyalog kurdu ve birkaç kişi yan yana gelince en çok dikkat çeken, diğerlerinin bazen farkında bile olmadan lider seçtiği biri oldu.

Bazen babamın fotoğrafına bazen de aynaya bakarak aramızdaki farkları net bir şekilde görüyor, kendi hüsranımla oğlumun başarısı arasında gidip gelirken gurur mu yoksa eziklik mi duyacağıma bir türlü emin olamıyordum.

Bazen düşünüyorum da bebek yaştan beri gözlerini iri iri açıp bana bakarken ne olmayacağını düşünmeye başlamış olmalı oğlum.

Doğumunda annesi vefat etmişti ve bunu benim sünepeliğime bağlamıştı muhtemelen. Muhtemelen diyorum çünkü bunu hiç söylemedi bana. Hatta ima bile etmedi. Yine de bakışlarının ve “Sana benzemeyeceğim.” iddiasının arka planında bunu gördüm ben kendi hesabıma.

“Sana benzemeyeceğim.” dedi her fırsatta. Bütün hayatını bana benzememek üzerine kurdu.

Cebimde hep yirmi yaşında kalacak olan oğlumun komando olarak yaptığı askerlikten gönderdiği fotoğraf…

Kerata yine benden farklı olduğunu ispatlamış. Sadece hayatıyla değil şehitliğiyle de bana benzememişti.

*

Suavi Kemal Yazgıç “Kahramanın Sonsuz Kısa Yolculuğu” adlı yeni kitabında, bir babanın şehit olan oğluyla arasındaki hâli bu sözlerle anlatıyor. Başlığı: Oğul.

Bütün şehitlerimize rahmet dileriz.

“Hikâye desen değil. Anı değil. Deneme değil. İçimden böyle geldi.” diye açıkladı.

İlle bir kalıba oturtmak gerekir mi? Hepsinden biraz desek yanlış olmaz. Böyle olduğunu görüyor yazarı tanıyanlar.

Yeryüzünde ilk masal, ilk hikâye, ilk roman yazıldığı zamana denk gelseydik ne diyecektik? Veya ilk şiir veya ilk deneme ile karşılaştığımızda…

“Böyle bir yazı türü yok. Otur oturduğun yerde, eski köye yeni âdet getirme!” diye çıkışacak mıydık?

Hece Yayınları yakışanı seçmiş, “Öykü” demiş.

*

Bir seyahat sırasında arkadaşlarla beraber bir grup Çingene ile sohbet ettik. Laf lafı açtı, dertlerini dinledik, umutlarını duyduk. Zorlu bir mücadele içindeydiler.

Çingene mi demeli, Roman mı demeli tartışması başladı.

Türk’e Türk, Çerkez’e Çerkez, Kürt’e Kürt demek ayıp mı ki Çingene demek kabalık sayılsın?

Rum, Romen, Roman, Rumen hep karışıyor, her birini yerinde kullanan nadir.

Ayrıldıktan sonra “Onların hayatı roman, bizimki hikâye…” demiştim.

Osman Cemal Kaygılı’yı da yad etmiştik ister istemez.

*

Vefat yıldönümünde gümüş sakal Nusret Özcan’ı andığımız toplantıda Mehmet Nuri Yardım, Kaygılı’nın kabrinin kayıp olduğunu, aradıklarını söyledi. Bulursa o bulur. Bulana kadar da arar.

#Aktüel
#Hayat
#Mehmet Şeker
22 gün önce
Onların hayatı roman
Manda yuva yapmış söğüt dalına
Trump’ın kulağı
Deniz kum ekonomi
Bir suikast girişiminin anatomisi…
Tarihi kuşanmak