Balkonda çamaşırlar

00:0023/08/1999, Pazartesi
G: 10/09/2019, Salı
Mustafa Kutlu

Bir lacivert eşofmanaltı. İnce iki açıkmavi çizgi belden paçaya kadar iniyor. Bunu giyen genç her sabah, ayaklarında spor ayakkabılar, yamaçtaki patikadan tepelere doğru koşar, ıhlamurların ve kuşburnuların yeşilini, gelinciklerin kırmızısını, ansızın havalanan tarla kuşlarının kanat seslerini duyardı.Yanında bir puanlı, belden büzgülü genç kız elbisesi. Süt kahvesi üzerinde bej-yuvarlak, irili ufaklı puanlar. Bu kız bu elbise ile kendini rüzgâra verdiğinde, elbisesi üzerindeki puanlar kadar hayal,

Bir lacivert eşofmanaltı. İnce iki açıkmavi çizgi belden paçaya kadar iniyor. Bunu giyen genç her sabah, ayaklarında spor ayakkabılar, yamaçtaki patikadan tepelere doğru koşar, ıhlamurların ve kuşburnuların yeşilini, gelinciklerin kırmızısını, ansızın havalanan tarla kuşlarının kanat seslerini duyardı.

Yanında bir puanlı, belden büzgülü genç kız elbisesi. Süt kahvesi üzerinde bej-yuvarlak, irili ufaklı puanlar. Bu kız bu elbise ile kendini rüzgâra verdiğinde, elbisesi üzerindeki puanlar kadar hayal, bir okadar heves gelip geçerdi zihninden. Yüreği pır-pır ederdi. Ne planlar kurardı acaba, az sonra değişecek, az sonra yerini başkasına bırakacak.

Ve bir baba yeleği. Çünkü ya kahverengidir o, ya da gri. Eskiden bu yelek ceplerinde saatler gezerdi, şimdilerde küçük oğlan için şekerlemeler, kız için renkli tokalar barındırabilir. Bozuk paralar da olabilir o yelek ceplerinde. Sonra özenle giyilir bir beyaz ve ütülü gömlek üzerine. Daha sonra koyu renk bir kruvaze takım içinde kendini belli edecektir. İster amir, ister memur olsun, o yelekli takım elbise babanın bir limanı, bir statü kaynağı, bir güven barınağıdır işte. Ara sıra ön düğmeler açılır, yelek oradan bütün haşmeti ile kalabalığı temaşa ederdi.

Annenin iş önlüğü ipte

Balkondaki çamaşırların belki de en yorgunu ve en solmuşu.

Bu önlüğe annenin elleri ne kadar dokundu. O mutfak seanslarında, ve patatesin, patlıcanın kızarıp kızarmadığı tam mânası ile anlaşılmamış iken. Aceleyle telefona veya çalan kapıya bakmak pahasına, önlüğe kurulanan eller. O soğan soyarken yaşaran gözlere uzanan eller, o alna düşen bir tutam aklı-karalı perçemi geriye doğru atarken gördüğümüz eller, o artık parlaklığını, yumuşaklığını deterjanlara, bulaşıklara, çamaşırlara terketmiş olan eller. İşte o ellerin bele bağladığı hamarat bir önlüktür bu. Ailenin yükünü çeke çeke solmuştur, anne ile bir olmuştur.

İpte çoraplar var dizi, dizi. Kiminin parmakuçları ve topukları eprimiş. Belli ki dar gelirli bir ailenin çorapları bunlar, atılmaya kıyılamamış.

Yatak çarşafları var. Ne heveslerle serilip toplanan, belki ütülenip dolaplara konulan.

Gömlekler sallanıyor, renk renk. Sanki el kol işaretleri ile birşeyler anlatmaya çalışıyorlar. Heee, hey... Biz burdayız işte der gibiler. Başlarından geçenleri hikâye ediyorlar. İnsan bir an gözünü çevirdiğinde gömleklerin içinde sahipleri var sanıyor. Onlara selâm veriyor, hal hatır soruyor.

Oysa gömleklerin içi boş.

Evin içi boş

Hatta ev bile yok ortada. Peki ev yok da ortada bu balkon neyin nesi? Ya bu çamaşırlar.

Ev yıkılmış, doğru, balkon da çökmüş. Çamaşırların ipi kopmuş, her biri bir yana dağılmış. Onları ufukta dalgalandıran rüzgâr gözyaşlarını içine akıtarak çekip gitmiş.

Artık onlar sadece ve sadece içimizde