Bir yıldız doğuyor

04:009/11/2016, Çarşamba
G: 16/09/2019, Pazartesi
Mustafa Kutlu

Nurcan Toprak
1977 yılında İstanbul'da doğdu. Marmara Üniversitesi İlahiyat Yüksek Okulu ve İstanbul Üniversitesi Kütüphanecilik Bölümü'nden mezun oldu. Marmara Üniversitesi İslâm Tarihi ve Sanatları Bilim Dalı'nda yüksek lisans yaptı. Yazı, hikâye ve şiirleri
Matbuat
,
Kılavuz
,
Fayrap
,
İtibar
ve
Dergâh
dergilerinde yayımlandı. IRCICA'da çalışıyor.


Depresyon Hırkası

(Dergâh Yayınları, Ekim 2016) yazarın ilk hikâye kitabı.



Toprak, hadi TV muhabiri ağzı ile söyleyelim “An itibarı ile sahada olup-bitenleri iyi okumuş”.


Bilhassa günümüz gençliğinin yönelimlerini, parçalanmış dünyalarını, hırpalanan duygularını bunun sonucu yaşanan aşk, ölüm, ayrılık ve pişmanlıkları dile getiriyor.



Genç kız puslu pencereden karla kaplı manzaraya bakar. Uzakta kavaklar. Kavaklara tünemiş iç karartan kargalar. Dizlerini karnına çeker ve depresyon hırkasını omuzlarına alır.



Oysa kızlar ve erkekler aynı “harbi” dili kullanıyor, hepsi de delikanlı olmaya çalışıyor. Günümüzün cep telefonu dili bunu nereye kadar sağlıyor?

Terhisine on gün kalmışken mayına basıp şehit olan bir askerin, “çeyizi sandıkta kalan” nişanlısını teskin edebiliyor mu?



Nurcan Toprak bizi hüzünlere garkediyor. Parçalanan dünyayı anlatırken metni gerçekten parçalıyor. Ben bu vurgu meselesini şöyle halletmiştim. Vurgu yapılacak cümleyi veya paragrafı önüne ve arkasına iki satır boşluk koyarak görünür kılmak. Nurcan bir adım ileri gidip vurgu yapılacak bölümleri müstakil olarak yazıyor. Hikâyeciliğinin biçimsel yanı için bir artı puan sayılmalı.



Olup-biteni dedik, evet bunları anlatırken kör gözüm parmağına değil incelikler ve ayrıntılardan örülmüş bir dil kullanıyor. Çağrışımlardan, imalardan, musikiden, fotoğraftan, ışık ve gölgeden yararlanıyor.



Bir hikâyesinde harika Karadeniz ağzı kullanıyor ve acının koyulaştığı yerde bir türkü patlatıyor:



Yaylanın çimenine bitti pelit fidani



Dedim konuşmayalım duyayiler adami



Kendine mahsus benzetmeleri, ifade unsurları var. Birkaç örnek:



– Turganyev okuyup boş konuşan.



– “Kimlik” der Rus ajanı sükûnetiyle. “Kimliğinizi alabilir miyim?”



– “Sandalyeyi alabilir miyim” diye soruyor masadakine. İnsan sandalyenin boş da olsa kalmasını istiyor bazen.



– Gözden ırakken gönülden İran.



– Havada gergin misina sesleri (Balık tutmayan bilmez bunu)



Nurcan Toprak okurunu hikâye kişilerinin dramına ortak edebiliyor. Sanatta bu önemli hususun gerçekleşmesi için iki unsur sayarım. Birincisi “inandırıcılık”.

Okur anlattığın hikâyeye inanmalı. Bir oyun, bir eğlence, bir bilmece olmadığını bilmeli.

İkincisi “etkileyici” olmak.


Okur anlatılanlardan etkilenmeli. Etkilenmezse, inanmazsa “Hadi be!” der ve kaldırır atar. Elbette ki sanatı eğlence diye anlayan yazar ve okurları kastetmiyorum. Onları küçümsemiyorum da. Sonunda alan razı satan razı.



Son olarak yazarın “An itibarı ile sahada olanlar” hakkında anlattığı bir hikâyesinden, sevda yarasına tuz bastığı hikâyesinden cep telefonu gençliği dilini aksettiren birkaç parça alıyorum.



“Hay bin kunduz! Allah kahr bela ayrıca! Yanlış otobüse binmişim. Yanlış adamı sevmişim.”



“bz geldk, sen nrdsin. Üff! Üf, üf hatta! Kendimi çimenlerden spatulayla kazıyıp güç bela kalktım. Memleketteki kızların yarısına asılıyor, öbür yarısı da ona asılıyor zaten. Allah cezasını versin hepsinin! Benim de.”



“Ama seviyorum işte. Söylediği, sustuğu her kelimeyi, giydiği kazağı, ceketinde iliklediği düğmeyi, hatalarını ve sevaplarını, gördüğü bordür taşlarını bile. Ne mutluluğu, ne sıkıntısı, ne öfkesi, ne gülüşü, ne bakışı benim değil oysa.”



Nurcan Toprak bu ilk hikâye kitabı ile karşımızda acemi bir yazar gibi değil, aksine olgun bir hikâyeci olarak duruyor. Onu parlayan bir yıldız olarak selamlıyoruz.


#Depresyon Hırkası
#Nurcan Toprak
#Hikaye
#Fayrap