Hokkabazdan marka olur

00:003/12/2006, Pazar
G: 28/08/2019, Çarşamba
Mustafa Özel

Hokkabaz filmini bayağı sevdim. Çocukluğumun geçtiği Ağrı''da da hep böyle ''kumpanyalar'' gelsin, ahaliyi neşelendirsinler isterdim. Cem Yılmaz, neşeyi hüzne sararak ikram ediyor. Kafadan emekli babası (Mazhar Alanson) bir türlü kabul etmese de, sihirbazlığın (subay babasına göre hokkabazlığın) ciddi bir iş olabileceğini kanıtlıyor. Ahmet Midhat Efendi 130 yıl kadar önce İstanbulluları şuna inandırmaya çalışıyordu: Her meslekte ve her meslekle büyük adam olunabilir! Cem Yılmaz da bunu fark etmiş

Hokkabaz filmini bayağı sevdim. Çocukluğumun geçtiği Ağrı''da da hep böyle ''kumpanyalar'' gelsin, ahaliyi neşelendirsinler isterdim. Cem Yılmaz, neşeyi hüzne sararak ikram ediyor. Kafadan emekli babası (Mazhar Alanson) bir türlü kabul etmese de, sihirbazlığın (subay babasına göre hokkabazlığın) ciddi bir iş olabileceğini kanıtlıyor. Ahmet Midhat Efendi 130 yıl kadar önce İstanbulluları şuna inandırmaya çalışıyordu: Her meslekte ve her meslekle büyük adam olunabilir! Cem Yılmaz da bunu fark etmiş olmalı ki, adını bir marka olarak resmen tescil ettirdi.

Sıtkı Ekinci''den dinleyip yıllar önce Yeni Şafak okurlarına sunduğum "Bahri''nin Hikâyesi" de bunu çok iyi gösteriyor. Hikâyeyi okuyunca anladım ki, hiçbir işin istikbali parlak değildir. İstikbalin parlaklığı, o işi yapan insanın niteliklerindedir. Bahri su götürmez biçimde gösteriyor ki, "gerçek deha olağanüstü şeyler yapmakta değil, son derece olağan şeyleri olağanüstü güzel yapmakta yatıyor."

Profesyonel bir yönetici, Bahri''nin hikâyesini şöyle naklediyor:

Bu binaya ikinci gelişimdi. İlkinde, iş görüşmemin birincisini yapmıştım. O gün de genel müdür ile tanışacaktım. Danışmadaki görevli "Uğur Bey, buyurun" dedi. Yüzünde beni tanıdığını belli eden bir ifade vardı. Beni nereden tanıyor diye düşünmeye başlamıştım. "İki hafta önce de gelmiştiniz" dedi. Bu şekilde beni nereden tanıdığını açıklığa kavuşturdu. Genel müdür ile görüşmemi yapıp çıktığımda danışmadaki görevli, "İyi akşamlar Uğur Bey" dedi. Ama bunu öyle söylemesinde sanki "Artık sizi nereden tanıdığımı inşallah unutmazsınız" gibi bir tatlı sitem vardı. Bunun üzerine "Peki sizin adınız nedir?" diye sordum. "Bahri, efendim" dedi.

GÜLER YÜZ ÇOK ÖNEMLİ

Bu, Bahri ile resmen tanışmamız oldu. Sonra bu bankada bir süre insan kaynaklarından sorumlu yönetici olarak çalıştım. Bahri''yi daha iyi tanıma fırsatı buldum. O bankada çalıştığım süre içinde Bahri, hep bir şekilde karşıma çıktı. "E, adam danışmada çalışıyormuş. Binanın girişinde. Binaya giriş ve çıkışı çatıdan yapmadıysanız, hep karşınıza çıkması doğaldır" diyebilirsiniz; doğrudur. Ama karşınıza çıkmaktan çıkmaya da fark vardır. Her sabah işe geldiğinizde güler yüzlü birisinin size günaydın demesi güne iyi bir başlangıçtır. İş çıkışı da yine aynı kişinin aynı güler yüzle "İyi akşamlar," demesi de hoş bir şeydir. İşte bu karşılama ve uğurlama işinde Bahri her çalışanın dikkatini çekiyordu.

İşe geliş ve gidiş zamanları dışında da Bahri hep bir şekilde gündemdeydi. Mesela, genel müdürlük binasına dışarıdan gelenlerin büyük bölümünün de dikkatini çekti. Beni bankada ziyarete gelmiş arkadaşlarımın çoğu kez bana "Sizin resepsiyondaki güleryüzlü kibar adam hâlâ orada mı?" diye sorduklarını hatırlarım. Çünkü Bahri, binaya gelen yabancıları evine gelen misafir gibi karşılardı. Size "Hoş geldiniz!" dediğinde, hoş bulduğunuzu anlardınız. Bahri, karşılaştığı kişilerin hafızasında iz bırakırdı.

Bahri marifetli biriydi. Bankanın spor takımı bir hafta sonu İstanbul dışında bir yere maça gidiyordu. Futbolcuları taşıyacak otobüs genel müdürlük binasının önüne gelmişti. Baktım Bahri de orada. "Hayrola Bahri, maça mı?" diye sordum. Utangaç biçimde, "Takımın malzemecisiyim efendim" diye cevap verdi. Başka biri, "Hem de amigosudur" diye ilave etti.

Başka bir gün, bankanın verdiği bir partide Bahri''yi fotoğraf çekerken gördüm. "Demek altın bileziklerinden biri de fotoğrafçılık, ha!" diye takıldım. "Estağfurullah efendim. Elimizden geleni yapmaya çalışıyoruz" dedi. Anlayacağınız, bizim Bahri bankanın sosyal etkinliklerinde profesyonellere taş çıkartacak bir fotoğrafçılık zanaatı da sergilemekten geri kalmıyordu.

Derken banka günün birinde krize girdi. Yeni bir genel müdür atanacak söylentileri yayıldı. Mevcut genel müdür zamanın bakanı ile çatışmıştı.

Medya kurtları genç genel müdürü sıkıştırıp sinirlerini bozmuş ve bakan aleyhinde bir iki söz söylettirmişlerdi. Maliyet açıktı: Genel müdür gidiciydi. Haberciler ordusu onunla görüşebilmek için bina girişinde adeta nöbete durmuştu. Net bir krizdi bu. Ama Bahri böyle anlarda da güvenilir olduğunu kanıtladı. Bankaya ve gün sayan genel müdüre karşı görevlerini sonuna kadar yerine getirdi. Bunu da kendi tarzıyla, profesyonellere taş çıkartacak biçimde yaptı. Hem tüm habercilerin gönlünü kazandı, hem müdürünü ve kurumunu korudu.

SORUNU BAHRİ ÇÖZDÜ

Bahri bütün gazetecilerin gönlünü kazanmıştı. Hepsine karşı çok iyi davranıyordu. Ama genel müdürle karşılaştırmamayı da başarıyordu. Bir yanda habercileri ağırlarken, diğer yandan genel müdürü bilgilendirerek onlarla karşılaşmamasını sağlıyordu. Bütün bunları o kadar usturuplu yapıyordu ki, aşkolsun. Hiçbir pürüz çıkmadan mesele kapandı.

En son gördüğümde Bahri hâlâ o bankada çalışıyordu. Henüz emekliliği gelmemişti. Söz konusu bakan gitti, hatta siyasi hayattan silindi. Genç genel müdür gitti, başka genel müdürler geldiler. Geldiler ve gittiler. Bizim Bahri hâlâ orada. Gülümseyen gözlerle giren çıkanı ağırlıyor. Sıtkı''nın kıssadan çıkardığı hisse: Bir örgütte bütün makamlar önemlidir. Makamlara değer katan, onları dolduran insanlardır. Bazı kişiler makamlara öylesine değer katarlar ki, sonunda herkesin tanıdığı, güvendiği ve aradığı bir "marka" olurlar. Bahri böyle bir markaydı işte. İyi markalar, insanları; iyi insanlar şirketleri peşlerinden koşturur.