Yazarlar Dünya gölgeliğinden gidenlere rahmet, kalanlara Selam Olsun

Dünya gölgeliğinden gidenlere rahmet, kalanlara “Selâm Olsun”

Ömer Lekesiz
Ömer Lekesiz Gazete Yazarı

Mustafa Kutlu Ağabey, Yeni Şafak’taki köşe yazılarında, kimi dergilerde ve kitaplar(ın)da yer bulan anma, hatıra, hatırlatma... yazılarını Selâm Olsun başlığı altında kitaplaştırmış.

Çok da güzel olmuş: Sûretlerin sîretlerle cilveleştiği, maharetlerin ve sıfatların levhalaştığı, özlem ve hüzün kelimelerinin nişanlandığı bir yazı-fotoğraflar toplamı çıkmış ortaya.

Kutlu, he ne kadar “Sevdiklerim hakkında yazamıyorum; bunu birkaç kez dile getirdim. Cümleler, kelimeler duygu ve düşüncelerim karşısında kifayetsiz kalıyor ve ben hakkında yazdığım kişiye haksızlık ettiğim duygusuna kapılıyorum.” dese de, biz ilgili metinlere bakarak bu durumun gerçekte onun yazı-yazma anlayışını tanımamıza, bilmemize yönelik önemli bir ipucu olduğunu da bu sayede biliyoruz.

Ölenler, sevenlerinin gönlünde yokluklarıyla sürdürürler varlıklarını. Bu manada yokluğuyla var olanların varlığından söz etmek, söz edenin kendiliğinden öne geçmesine sebeptir. Zira, yokluğuyla varlığa havale edilen, geniş zamanlı bir geleceğe havale edilmiştir. Oysa ki, suretler dünyasında mevcudiyetini –vücud olarak– sürdürenler, şimdiki zamanla mukayyettir ki, şimdinin mantığı ise, gösterilmek istenene görünenden başlayıp, görülmeyeni göstermeye doğru işler. Hal böyle olunca vücud sahibi, sûret sahibin önüne geçerek ancak yokluğuyla var olan o surete mevcudiyet bahşeder. Bu bir.

İkincisi, Kutlu’nun “Bu yazıyı apansız yazdım, çiçek açmış bir erik dalı gördüm, minibüste Neşet Ertaş’tan bir türkü dinledim. İşte yine bahar geldi, ÖSS sınavından çıkan çocuklar caddelere dağıldılar.” deyişindeki gibi, yazı da kendi mayası itibariyle görünenden görünmeyene –bu cümlelerde zorla dizginlenmiş bir hüzne– yol almanın ötesinde, yazanının onu ehlileştirmesini bekler.

Çünkü yazı özü itibariyle tekinsizdir. Taşa değen bir bakıştan çıkan fikrî kıvılcımların, göğe açık duran bir şuurun hak ettiği yeni ilhamların, sahilini aşmak istercesine dile vurup duran kelimelerin... düzensizliğinin, yabaniliğinin misli olan bir tekinsizlik...

Nasıl ki, âlemdeki ahenksizlik, kendi içinde sırlanmış bulunan ahenge aşıksa, yazının doğum kundağı hükmündeki fikir kıvılcımları, ilhamlar ve kelimeler de, kendilerini ehlileştirerek, tekinliğin namlusuna sürecek yazarına aşıktır. Bu müştereklik, çok cezbeli olan yazarları bile cerbezeli kılar; onları uykularında bile uyanık, hayallerinde bile hakikatli tutar.

Bu sebeple her yazar, tekinsizliğin muhtemel bir iğvasından korunmak için kendisini doğru istikamette hazır tutar; yazarken geriye çekiliyorsa bu sebeple çekiliyor; boğazı düğümleniyorsa yaman bir hâle karşı duruyor; susuyorsa, kendi sesini doğru duyma uğruna içindeki yoğun bir gürültüye karşı mukavemet ediyor demektir.

Kutlu’da bu böyledir. Susma ihtiyacı belirttiği, işinin apansızlığını beyan ettiği yerde konuşuyordur ve bir ahengin menzilinde ağırlıyordur kelimelerini asıl.

Bana inanmıyorsanız, Selâm Olsun’da mekan tutan Nurettin Albayrak, Kadir Ağa / Abdulkadir Aral, Sıtkı Aras, Beşir Ayvazoğlu, D. Mehmet Doğan, Dayı / Muammer Ekti, Ebubekir Erdem, Ezel Erverdi, İsmail Gürcan, Orhan Şaik Gökyay, Mustafa Kara, İsmail Kara, Seyfettin Manisalıgil, Nusret Özcan, Mustafa Ruhi Şirin ve Nurettin Topçu hakkındaki metinlerine bakınız lütfen.

“Madem konuyu bu köşede işledin, örneği de buradan ver” diyenlerin hatırını kırmak istemeyeceğime göre, buyurunuz:

Öncelikle, Selâm Olsun’un Yunus Emremizin selâm temalı mısralarıyla açılması ilginç bir paradokstur.

Yunus Emre’nin, o şiiri dünyadan gider-olan’dan, giden için hayır dua edenlere, hasta iken hâl soranlara, cesedini yıkayanlara, cenaze namazını kılanlara ve en önemlisi onun için hüzünlenenlere, özlem duyanlara verilen bir selâmdır.

Kutlu ise, selâmını hem gidenlere hem de kalanlara vermektedir. Bunun nedeni de –kitabının bana gönderdiği nüshasına yazma nezaketi gösterdiği şu dize itibariyle– çok açıktır:

“Dünya dedikleri bir gölgeliktir.”

Biraz önce birilerini, selâmına mazhar olacak şekilde gönderdiğimiz; birilerinin ise hâlen selâmına muhatap olduğumuz bir gölgelikteyizdir.

Ah gölge! Spekülatif bir savrulmanın tetiği gibi. Ama ben yerimde duracağım:

“Elveda demişiz birbirimize. O kendi hastalığını, ben kendi hastalığımı kucaklayıp savuştuk.

Birbirimizden habersiz; o hastaneye, ben bıçak altına yatmışız.

O gitti, ben kaldım.” (s. 12)

“Simit kaç lira oldu acaba?

Hilmi Oflaz neden gözükmüyor ortalarda?

Şu sardunya susuz galiba.

Hukuk’ta okuyan şu delikanlı aşık.

Seyfettin olsa sorardık.” (s.66)

Abone Ol Google News

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.