Mustafa Fayda Hoca’yı tanıyanların, derslerini dinleyenlerin ve kitaplarını okuyanların onun ilmî şahsiyeti hakkında söyledikleri ve daha söyleyecekleri çok şey var.
Nitekim bunların bir kısmı bir nehir söyleşi ile bir armağan kitapta da toplanmıştır. Bu nedenle burada Fayda Hoca’dan bahsederken onun uzun bir akademik biyografisini nakletmeyeceğim.
Bunun yerine onun ilim anlayışını kendi sözlerinden ve bir şahsî tanıklığımdan hareketle anlatmaya çalışacağım. Çünkü bazen bir insanın dünyaya nasıl baktığı, ciltler dolusu eserinden önce söylediği tek bir cümlede kavranabilir.
Fayda Hoca bir telefon görüşmemizde, dünyadaki amellerinin Öte’deki kurtuluşuna yetmeyeceğinden endişe ettiğini söylemiş; ardından, doktora öğrencisi Mehmet Özdemir’i Endülüs tarihini çalışmaya teşvik etmiş olmaktan umutlu olduğunu eklemişti. Çünkü böylece Endülüs’te Katolikler tarafından katledilen binlerce isimsiz Müslüman şehidin yeniden hatırlanmasına vesile olmuştu.
Bu sözü hiç unutmadım. Bir ilim adamının kendi hayatına tuttuğu teraziyi bundan daha iyi anlatan kaç söz vardır, bilmiyorum.
Kitaplarından, makalelerinden, yönettiği onca tezden söz etmiyor; bir talebesini doğru bir çalışma sahasına yöneltmiş olmayı, unutulmuş insanların hatırlanmasına vesile olduğu için âhiret adına bir ümit kapısı sayıyordu.
Fayda Hoca’nın ilim anlayışının anahtarlarından biri sanırım burada saklıdır: İlim, insanın kendisine ait bir mülk değil, başkasına ulaştırılmak üzere kendisine verilmiş bir emanettir.
Konya’da Hacıveyiszâde Mustafa Efendi’nin torunu olarak başlayan hayatı da böyle bir emanet zincirinin içinde şekillenmiştir. Çocukluğunda Kur’an öğrenmiş; İmam Hatip yıllarında dedesinden Celâleyn, Tecrîd-i Sarîh, fıkıh ve kelâm okumuştur. Ardından Fuat Köprülü, Zeki Velidi Togan, Hüseyin Gazi Yurdaydın, Neşet Çağatay, Abdülaziz ed-Dûrî ve Claude Cahen gibi isimlerden beslenen başka bir ilim halkasına dâhil olmuştur.
Kendi tabiriyle bu yolculuğun arkasında bir “zü’l-cenâheyn”, yani iki kanatlılık anlayışı vardır: Bir tarafta medrese, irfan ve tasavvuf; diğer tarafta modern tarihçilik, kaynak tenkidi ve akademik usul.
Ailesinden tevarüs ettiği kültürü anlatırken Osmanlı’nın kuruluşundaki Şeyh Edebali ile Dursun Fakih’in birlikteliğini özellikle zikretmesi bundandır. Zira irfan ile ilim, hâl ile bilgi, gönül ile usul birbirinin alternatifi değil, tamamlayıcısıdır.
Bu anlayış onun tarihçiliğine “sahaya hakkını vermek” olarak yansır ve sözü aynı zamanda hocalık anlayışını da özetler: “Kitaplardan okunacaklar vardır. Hocalardan dinlenecekler vardır.” Çünkü hoca yalnız bilgi aktaran değil; ilmin edebini, usulünü ve ölçüsünü, hangi kaynağa nasıl bakılacağını da öğreten kişidir.
Ankara İlâhiyat’ta Osmanlı Tarihi çalışmak isterken şartlar onu ilk dönem İslâm tarihine yöneltmiştir. Bunu, “Ben Osmanlı Tarihi aşkını bir asistanlığa değişen bir İslâm Tarihi hocasıyım” diye anlatır. Fakat değiştirdiği çalışma sahasıdır; tarihçilik anlayışı değil.
Caetani okumalarından Medine, Şam ve Beyrut’taki araştırmalarına; Hz. Ömer devrinden Fütûhu’l-Büldân, Hâlid b. Velîd ve Hulefâ-yi Râşidîn çalışmalarına uzanan ilmî mesaisi şu ilkeye bağlıdır: “Tarih ilmi, vesikaya, kaynağa dayanarak yapılır. Kaynağı olmayanın tarihi olmaz.”
Ancak onun tarihçiliğini yalnız kaynak titizliğiyle tarif etmek de eksik kalır. Fayda Hoca, kaynak sadakatiyle inanç sadakatini birbirinin karşısına koymaz. Hz. Peygamber’i yüceltmek için güvenilir olmayan rivayetlere ihtiyaç bulunmadığını, Kur’an’ın Resûlullah’ı zaten yücelttiğini söylerken tarihçinin ilmî hassasiyetini Peygamber sevgisiyle birlikte kurar ve “İki kanatlılık” burada da kendini gösterir.
Kitapları, tercümeleri, makaleleri, TDV İslâm Ansiklopedisi ve İSAM’daki hizmetleri ayrı ayrı zikredilebilir. Fakat bana öyle geliyor ki Fayda Hoca’nın en fazla önemsediği eserleri ciltler arasında değil, talebeleri arasında aranmalıdır.
Kaç tez yönettiğini kendisinin de tam hatırlamadığını söylüyor. “Aralarında profesörler var artık. Hem de ilim adamları oldular onlar” dedikten sonra ekliyor:
“Bize de sadaka-i câriye olarak puan verilir ise kendimizi mutlu addedeceğiz.”
Bu söz, bana söyledikleriyle birleşiyor: İlmi kendinde toplamak değil, kendinden sonrasına ulaştırmak... Nitekim “Gerçek ilim Allah’ın ilmidir” dedikten sonra şöyle devam ediyor: “Onun ilminin yanında bizim ilmimiz bir noktadır. Ne kadar artırırsan artır, nokta birkaç tane olur.” Ve nihayet: “İlmin dibi bulunmaz. Tekâmülü devam ettireceğiz.”
Seksen yılı aşan bir ömrün ve yarım asrı aşan ilmî mesainin ardından hâlâ “tekâmülü devam ettireceğiz” diyebilmek...
Belki hocalık biraz da budur: Bildikçe bilmediğini bilmek; ilmi kendine mâl etmek yerine emaneti devretmek ve yetiştirdiği talebenin hayırlı işini sadaka-i câriye olarak umut etmek.
Biz de vefayı vedaya bırakmadan söyleyelim: Allah Fayda Hocamıza sıhhat ve afiyet içinde hayırlı, bereketli ömürler versin. Yazdığı kitaplardan, yetiştirdiği talebelerden, hizmet ettiği ilim müesseselerinden ve hatırlanmasına vesile olduğu nice insandan kendisine ulaşacak sadaka-i câriyeyi çoğaltsın.


