Bir serpme kahvaltı sofrası hikâyesi (2)

04:0020/04/2023, Perşembe
G: 20/04/2023, Perşembe
Süleyman Seyfi Öğün

Türkiye’deki siyâsal kültüre on seneler boyu içkin olan tekke - mühendishâne temelli perhizkâr kültürü sönümleniyordu. Bunun yerine bileşimin tekke kısmı hafif tertip geriye çekiliyor, (ekonomizmin simgesi olarak) tezgâh ileri sürülüyor ve mühendis - hâne ile buluşturuluyor-du. Neoliberal dalganın ifâde ettiği tüketimin üzerindeki kültürel kotaların hızla kaldırılmasından başka bir şey değildi. Parkalı, kirli sakallı, postallı, derbeder derviş duruşlu Deniz Gezmiş ideal tipi, bundan sonra sâdece

Türkiye’deki siyâsal kültüre on seneler boyu içkin olan
tekke
-
mühendishâne
temelli
perhizkâr
kültürü sönümleniyordu. Bunun yerine bileşimin tekke kısmı hafif tertip geriye çekiliyor, (ekonomizmin simgesi olarak)
tezgâh
ileri sürülüyor ve
mühendis
-
hâne
ile buluşturuluyor-du. Neoliberal dalganın ifâde ettiği tüketimin üzerindeki kültürel kotaların hızla kaldırılmasından başka bir şey değildi. Parkalı, kirli sakallı, postallı, derbeder derviş duruşlu Deniz Gezmiş ideal tipi, bundan sonra sâdece ikonik olabilirdi. Yeni solun tanınmış figürleri,
tüketim ve incelmişliğin
yasaklandığı geçmişlerine inat
artistik
,
turistik
,
gastronomik
alâkalarıyla kendilerini
soylulaştırma
yarışına giriyorlardı. (Dans etmek burjuva âdeti sayıldığı senelerden intikam alırcasına tango kurslarına yazılan eski devrimci yeni liberalleri tanımıştım). Tüketim ile barışma hususunda şanslı olanlar zâten üst orta sınıf âilelerden gelenlerdi. Üzerlerindeki zihnî ve rûhî ambargoları kaldırdıklarında kendi normallerini kolayca buluyor, görece tutarlı bir manzara ortaya koyuyorlardı. Kolej geçmişleri olduğu için yeni canlanan turizm sektöründe rehberlik yapıyor, yiyor, içiyor, geziyor, tozuyorlardı. Bâzıları ise o müthiş edebî kıvraklıklarını ve “yaratıcılıklarını”
reklâm
sektöründe seferber ediyor ve Türk toplumunun tüketime intibak ettirilmesi, biraz daha tüketkenleşmesi için üzerlerine düşeni yapıyorlardı. Daha orta ve alt orta sınıflardan gelenler de bu yeni trendleri, ya mahçup veyâ taşkın bir sûrette izlemeye çalışıyor; lâkin her iki durumda da bir hayli sakil kalıyorlardı. 1990’larda yaşanan
dinazorluk
-
liboşluk
tartışması görünen yüzünde doktriner, ideolojik bir tartışma gibi dursa da, daha derinlerde kendilerini solda addedenlerin tüketim olgusuna karşı nasıl konuşlandığına işâret eden bir boyut taşır.
Milliyetçilerin tüketim ile barışma meselesi ise daha çok
bayramlıklar
seviyesinde kalıyordu. Eski ülkücüler de parkalarını atmış, eskiden sâdece bayramlarda giyebildikleri özel elbiselerini günlük olarak kullanmaya başlamışlardı. Eski solcular turizm şirketlerinde, liberalleşen ve tüketim kültürünü destekleyen yeni matbuatta ve neşriyatta, turizm ve reklam şirketlerinde iş bulurken, ülkücülerin tüketim dünyâsı daha çok
janjanlı enformel sektörlerdeki
şölenlerde tezâhür ediyordu.
Liberalleşmeden payını alan
yeni sağ entelektüeller
, soldaki kadar çok değildi. Doğrusu, liberalleşme,
solda
,
ince bir terzilik müdahalesi sonrasında
mevcut libâsı bir şekilde oturuyorken lâkin
sağda hayli konfeksiyonel defolar
verdiğini vurgulamalıyım.
İslâmcılar, muhafazakârlar veyâ
dindarların
da bu süreci yer yer sert bir şekilde yaşadığı söylenebilir. Sosyalistlerin Ekim 1917’si, genç Müslüman aktivistler için Ocak 1979’du. Solun 1968’lerde yaşadığı gençliği merkeze alan militan yükselişi, onlar 1980’lerin sonunda; bilhassa 1990’larda hayli gecikmeli olarak yaşıyorlardı. Evet onların da Deniz Gezmiş’i sayabileceğimiz Metin Yüksel’i ve ona benzer ikonik kahramanları vardı. Lâkin İslamcılığın, üstelik bir gençlik hareketi olarak yükselişi tüketimin de yükseldiği Soğuk Savaş sonrası, tüketimin azgınlaştığı dünyâda yaşanıyordu. Olgusal olarak bakıldığında geleneksel
taşra dindarlığı
, yeni şehir dindarlığında, bir bakıma da kaçınılmaz olarak ortaya çıkan tüketimci temâyülerden pek de hoşnut değildi. Ama 1990’lardan başlayarak İslâmî siyâsetlerin öncelikleri tüketim meselesini merkeze koymanın çok uzağındaydı. Buna rağmen, solun içinde yaşanan “dinazorluk- liboşluk” tartışmasına benzer tartışmalar olmuyor değildi. 1990’larda yapılan
Erol Yarar- İhsan Eliaçı
k
tartışması
İslâmcıların da tüketim meselesini ne kadar derin ayrışma yaşamakta olduğunu gösterir. Erol Bey tüketimin Müslümanların da hakkı olduğunu, Peygamber nasıl zamânında en güzel deveye binebildi ve en kaliteli kaftanlara büründüyse, bir çağdaş Müslümanın da lüks bir arabaya binmesi ve en kaliteli, marka kıyafetleri giymesinden daha tabiî bir şey olamayacağını iddia ediyordu. Buna mukabil İhsan Eliaçık, Hz.Muhammed’in Erol Bey’in anlattığından çok farklı olduğunu, çok sâde yaşadığını; bir Müslümanın
mülkiyetçi, birikimci ve tüketimc
i olmasının dinden sapmak manâsına geldiğini iddia ediyordu.
Aslında bu dönüşüm târihsel olarak boşlukta yaşanmıyordu. Soğuk Savaş’ın hüküm sürdüğü on seneler boyunca dünyânın temel çelişkisi, ideolojik olarak Kapitalist-Sosyalist kamplar arasındaki çelişki gibi değerlendirilir. Evet belki ideolojik olarak böyle değerlendirilebilir. Ama, meselâ
antropolojik-kültürel
başka bir kıstasa dayalı olarak bakılırsa ayrışma Homo Consumens/Homo Ludens (Tüketen İnsan/Oynayan İnsan) il
e Homo Faber/Homo Sapiens
/
Homo Artifex
(Üreten İnsan / Bilge İnsan/Sanatçı İnsan) arasındadır. ABD 1950-1970 arasında, dünyânın en büyük reel üretim ve tüketim gücü olarak bu iki kutbu eş anlı olarak kendisinde topluyordu. Avrupa için aynı şeyi söylemekte zorlanırım. Avrupa daha çok Homo Faber ve Homo Sapiens ve Homo Artifex odaklı bir dünyâyı temsil etmekteydi
. Sovyet Bloku
ve
Japonya
ise daha keskin ve acımasız usullerle
Homo Faber’in
takipçileriydi. Homo Sovieticus ise
Homo Sapiens
ve
Homo Artifex’in
yeni yorumu olarak düşünülebilir. (Unutmayalım her Rus Ailesinin evinde bir piyano, kütüphane ve satranç takımı vardı). Bu manzaraya toptan bakıldığında ABD’nin merkezde olduğu Soğuk Savaş dünyâsında Batı Avrupa’dan Doğu Avrupa’ya; oradan Avrasya ve Asya içlerine, nihâyet Pasifik’e doğru
tüketimin derece derece baskılandığını müşterek bir payda
olduğunu görüyoruz. Reel sosyalizm başta olmak üzere çeşitli devlet kapitalizmlerinde olduğu üzere baskılamanın çok keskin yapıldığı yerlerde
tüketim derin bir arzu
olarak büyümekteydi. 1970’lerden başlayarak ABD üretken gücünü kaybetmeye başladı. Bu
, ABD için Homo Faber/Homo Consumens dengesinin bozulması
manâsına geliyordu
.
Aynı târihlerde Amerikan Doları’nın kontrolsüz çoğaltılması, bütün dünyâya rezerv para olarak dayatılması, kredi kapitalizmine geçilmesi tesâdüf değildi. Artık yeni dönem tüketim kapitalizmi olarak anılacaktı. Devâm edeceğim…
#Siyasal Kültür
#Taşra Dindarlığı
#İslamcılık
#Liberalizm
#Sovyet Bloku
#ABD