
Bu tuhaf nevzuhûr Türkçe kelimenin ne anlattığını hâlâ anlayabilmiş değilim. Bildiğim kadarıyla İngilizcedeki "contingency" kelimesinin karşılığı olarak düşünülmüş. Ama olumsallık kelimesi, bu kavramın içerdiğini anlatmak bir yana, bambaşka çağrışımlara yol açarak, anlamayı ayrıca da sakatlayan bir etkiye sâhip. Bazıları da onu "zorunsuzluk" diye çeviriyor. Kulağıma hoş geldiğini hiç de söyleyemem ama, ilkine göre bu biraz daha doğru. Her neyse, kestirmeden gidelim; bu kavramdan çok basit olarak anlaşılması gereken "determinizm" ya da "gerekircilik" neyi imâ ediyorsa; onun tam da tersidir.
Târihi zorunluluklarla açıklamak, irâdeciliği aşmak adınadır. Târih eğer dönüşecekse, bu insan irâdesine göre değil; onu aşan zorunluluklara ve amaçlara(teleoloji) göre olacaktır. 19.Yüzyıl entelektüel dünyasının önemli bir cephesi , târihin, zorunlulukların ve amaçsallıkların açığa çıktığı bir zaman-zemin bileşkesi olduğunda ittifak ediyordu. Fark bunun neye ya da nelere yorulacağı noktasında ortaya çıkmaktaydı. Bazıları zorunlulukları alabildiğine öznelleştiriyor; bazıları da o derecede nesnelleştiriyordu. Vülger Marksist öğretide felsefenin ikiye ayrıldığı; ilkinin idealizm; diğerinin ise materyalizm olduğunun ilânı da aslında buna dayanır. Aslında böylesi bir ayırımla felsefe değil; târih hedeflenmekteydi. Değilse elbette felsefenin ikiye ayrılacağı yoktur.
Gerekircilik (determinizm), târihsel olayları ister öznelcilerin yaptığı gibi ruhsal güçlere yormak, isterse materyalistlerin yaptığı gibi maddî zorunlulukların eseri düzeyinde yorumlamak tarzında olsun, önce bir düşünce kolaylığı sağlıyor. Ama bilindiği gibi her kolaylığın içerdiği bir risk vardır. Bu risk önce kaba bir indirgemecilik olarak tecelli eder. İndirgemecilik ise bir basitçiliğe; o da bir düşünce tembelliğine savrulur.
Zorunsuzluk yaklaşımı, gerekirciliğe ya da onun birinci elden açılımı olan indirgemeciliğe dair yabana atılmayacak doğrular içerdiğini düşündüğüm bazı îtirazlar geliştirmektedir. Ama görebildiğim kadarıyla târihi zorunluluklardan ve amaçsallıktan arındıran zorunsuzluk düşüncesi de bir noktadan sonra sorunlu olmaya başlıyor. Sorunlu olduğu nokta içerdiği etkiler îtibârıyla insanı târihi karşısında sorumsuzlaştırma riskini taşımasıyla alâkalıdır. Neden böyle? Çünkü gerekircilik nasıl indirgemeciliğe savruluyorsa, zorunsuzluk da öylesine rastlantısallığa savruluyor.
Raslantısallık, insanın etkinsizleşmesine yol açan bir düşünce. Bu etkinsizlik duygusu öncelikle târihçilerde görülüyor. Târih için belirsizlik, rastlantısallık iddialarını gereğinden fazla önemsemek târihçiliği ve târihçileri de de bunalıma sokuyor. Mâdem ki târihin düzenlilikleri yoktur; o halde târihe dair bilgilerimiz onun değişmesine yaramayacak demektir. O halde ne için târih çalışalım ki? Bu soruların pek çok târihçinin kafasını şu ya da bu derecede kurcaladığını sanıyorum. En kestirmesiyle durumdan vazife çıkaranlar için, târih çalışmanın câzip tarafı, içerdiği raslantıları tuhaflıkları ortaya çıkarmak olabilir. Zorunsuz ve tuhaf târih yazımı günümüzde hayli moda. Bunun hem siyâsal hem de siyâset dışı açılımları var.
Tuhafiye târihçiliğin açılımlarından ilki; tadının tuzunun çok fazla kaçtığını düşünsem de sonunun henüz gelmediğini de gördüğüm, tamâmen hazım zamanı okumalarına hizmet eden ve siyâsal çağrışımları düşük ya da hiç olmayan, meselâ Turşunun Târihi gibi sivil(?) târih yazımlarıdır. Bu, bıktırmış toptancı ve indirgemeci târih yazımlarından sanki hınç alan, alt-târihlere gömülmüş bir târihçiliktir. Alt târihlerin ayrıntılarına dalmak târihçilere entelektüel bir ayrıcalık; hatırı sayılır bir okur kitlesine ise keyif veriyor. Özellikle de popüler târih-popüler edebiyat ilişkisinde bunun tavan yaptığı ortadadır.
Aynı târih yazımının siyâsal tarafı ise küllenmiş davaların yeni duruşmalarına dosya açıyor. Parçacık târihçiliği, târihçilere parçacık siyâsetçiliğinde de îtibar kazandırabilir. Hattâ bu dosyalar târihin adalet dağıtımına olan katkısı olarak görülüp olumlanabilir. Ama burada târihçinin açtığı dosyadan alacağı moral tatmin (biraz da haz) hukukçunun kendi deneyiminden bekleyip elde edebileceği kadardır. Hukukçunun açtığı ve kazandığı davadan târihsel bir sonuç çıkarmaması çok anlaşılırdır. Ama tuhaf hem de çok tuhaf olan târihçinin açtığı dosyadan târihsel bir sonuç çıkarma iddiasını kaybetmesidir.
Düşünceme göre, nesnelliklerle öznellikleri; güncel ile geçmişi içine alan; almakla kalmayıp aralarındaki farkı hissettirmeyen bütünlüklü (holistic)okumalarda ısrar etmek gerekiyor. Bütünlüklü okuma odağına; yeniden-üretim süreçleri olarak yaşadığımız hayatın bize yükledikleri ile bizim bu yükleri "karşılama", "kavrama", "taşıma" ve "aktarma" tarzlarımızın "eleştirel" kavrayışını alıyor. Târih ne matematik ne de analitik kaldırıyor. Şimdilik sadece tesadüflerin, rastgeleliklerin değil, "bir şey adına" girişilen eylemlerdeki savrulmaları anlatan diyalektik ayakta. Diyalektik okumaların üzerine binâ edilecek kavrayışlar; târihin dönüştürülmesine dâir fırsatların değil, imkânların farkına varmamızı sağlayabilir. Teklifi olan ama ısrardan kaçınan, teleolojiyi teğet geçen bir okumadır bu.
Târih, çok azınlıkta kalan bir tarafıyla insanın târihine sığmadığı işleri anlatıyor. Burada târihçinin görevi târihe hizmet etmek ve onu bıkmadan ve keşfedilmeye muhtaç taraflarıyla anlatmaya çalışmaktır. Ama bu, madalyonu çevirdiğimiz zaman gördüklerimizi unutturmamalı. Târih büyük kütleler ve sayısız nesiller îtibarıyla bir küçülüp büzüşme alanı. Târihçilik bu tarafıyla, târihe rağmen bir iş çıkarmak durumunda. Bu da küçülmenin estetizasyonu ya da hedonizmi olmasa gerek.
BIST isim ve logosu "Koruma Marka Belgesi" altında korunmakta olup izinsiz kullanılamaz, iktibas edilemez, değiştirilemez. BIST ismi altında açıklanan tüm bilgilerin telif hakları tamamen BIST'e ait olup, tekrar yayınlanamaz. Piyasa verileri iDealdata Finansal Teknolojiler A.Ş. tarafından sağlanmaktadır. BİST hisse verileri 15 dakika gecikmelidir.