BM Güvenlik Konseyi reformu ve Türkiye''nin önemi

İsmail Cesur
00:0030/08/2013, Cuma
G: 29/08/2013, Perşembe
Yeni Şafak
BM Güvenlik Konseyi reformu ve Türkiye''nin önemi
BM Güvenlik Konseyi reformu ve Türkiye''nin önemi

Türkiye''nin Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi''ne ( BMGK) getirdiği eleştirilerin Başbakan''ın söylemiyle buluştuğu şekliyle, genel hatlarıyla ''koruma sorumluluğu'' anlayışına oldukça benzediği gözlerden kaçırılmamalıdır

Başbakan Erdoğan''ın Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK)''nin yapısına ve işleyişine yönelik eleştirisi ve değişim çağrısı yeni bir hadise değil. Bunu geçtiğimiz yılın Kasım ayında Kahire Üniversitesi konuşması dahil geçmişteki bir çok ifadesinde bulabiliriz. Üstelik Başbakan Erdoğan bu eleştiri ve çağrıları yönelten tek lider değil, bir çok devlet, uluslararası organizasyon ve sivil toplum kuruluşu da yıllardır çeşitli taslak çalışmalarla birlikte BMGK''nın yapısal bir reforma ihtiyacı olduğunu dile getirmektedir. Fakat bu eleştiriler çoğunlukla Birleşmiş Milletler''deki toplantılarda kapalı kapılar ardında ya da Genel Meclis oturumlarında cılız önerilerle dillendiriliyor. Buradan hareketle, Başbakan Erdoğan''ın bu değişim çağrılarını en yüksek sesle ileten lider olduğunun altını çizmek zorundayız. Peki BMGK neden bu eleştirilere maruz kalıyor? Neden değiştirilmesinin elzem olduğu çoğu kez belirtiliyor? Değiştirilememesinin sebepleri nelerdir? Alternatifler var mı ve Türkiye tüm bu tartışmaların neresinde? Tüm bu sorulara cevap vermeye çalışalım.

Uluslararası siyaseti yakından takip eden çoğu kişinin bildiği gibi, BMGK İkinci Dünya Savaşı sonrası müttefik devletlerin ''yeni bir dünya düzeni'' tahayyülünün en üst düzey güvenlik mekanizmasıdır. Birincil amacı ''dünyanın güvenliğini ve barışını korumak'' olan Konsey, oldukça stabil ve hantal bir yapıdır. Bu hantallığın en büyük sebebi olarak beş daimi üye, ABD, Rusya, Çin, İngiltere ve Fransa''nın veto hakkının bulunması gösterilir. Fazlaca haklı yanı bulunan bu eleştiri, bir çok kez insan ölümlerini vetolar yüzünden engelleyemeyen BM için birincil kritik noktadır.

İkinci bir eleştiri ise yine bu 5 daimi üyenin Konsey''i ve Konsey''deki haklarını çıkarları doğrultusunda kullanmasından sebep mevcut mekanizmanın ya çıkarların temini için bir bahane aracı olarak kullanılması, ya da bazı gerçek insani trajediler karşısında sessiz kalıp yokmuş gibi davranmasına yöneltilmektedir. Üçüncü eleştiri de geçici üye devletlerin sayısının ve üyelik sürelerinin oldukça az olduğu, bu nedenle karar alma süreçlerinde etkin bir rol oynamasının otomatik olarak engellenmesi durumunadır. Bu eleştiriye en çok örnek gösterilen ülkelerden biri de Hindistan, Japonya ve Almanya ile birlikte Türkiye''dir.

GÜVENLİK SORUNLARI!

Bir başka eleştiri de, BMGK üye ülkelerinin seçilmesinde izlenen yolların, dünyanın özellikle kültürel ve dini yapısını yansıtmadığı üzerine yapılmaktadır. Bu konuya bugünden örnek verecek olursak, konseyde Pakistan, Azerbaycan ve Fas''ın geçici üyelikleriyle birlikte Müslüman halklar aleyhine bir temsil orantısızlığını tespit etmiş oluruz ki, Müslüman nüfusun 1,5 milyar civarı olduğunu varsayarsak, bu haklı bir eleştiridir.

BMGK''ya yöneltilen beşinci ve son eleştiri ise en sofistike eleştirilerden biri olarak kabul edilir. Özellikle yeni nesil güvenlik üzerine çeşitli okumalar yapan bazı kesimlerin sürekli dile getirdiği üzere, BMGK''nın dünyanın güvenliğini sağlarken sadece materyal güce dayandırılmış bir yapıyla etkili olması düşünülemez. Bu eleştiriye göre BMGK, günümüzde cereyan eden güvenlik sorunlarının sadece güç ile çözülemeyeceği gerçeği karşısında mevcut soğuk savaş düzeniyle hareket edemez. Sorun çözme yöntemleri oluşturulurken dil, inanç, adalet anlayışı, prensipler gibi yumuşak güçleri kullanabilecek aktörler de devrede olmalıdır. Bu durum eleştirisi de yapısal bir değişikliği gerektiğinden, bu eleştirinin de önerisi daima üye sayısı ve şeklindeki değişim olmuştur. Sonuç olarak bütün bu eleştirilerin buluştuğu ortak nokta şudur: BMGK, bugünkü sorunlara cevap veremediğinden ve çıkar eksenli bir mekanizma halini aldığından, yapısal bir reforma ihtiyaç duyar.

Hemen hemen herkese mantıklı gelen bu eleştiriler, sadece Konsey''de etkisiz kalmış ya da Konsey''in karar alma mekanizmasının tamamen dışında olan devlet ya da diğer aktörler tarafından değil, Konsey''in bilhassa içinde bulunan daimi üyeler tarafından bir kaç kez yapılmıştır. Örneğin ABD, Rusya gibi devletler bazı önerilere destek vermiş, fakat bu desteği göstermelik olarak verdiğini daha sonraki alımlarında göstermişlerdir. Konsey''in reform edilmesi talep ve tekliflerinin gerekli sonuçları doğuramamasının en önemli sebebi, özellikle 5 daimi üyenin sergilediği isteksiz tavırdır. Bunun da en belirgin sebebi, özellikle Konsey''deki temsilciliklerin salt realist anlayışı vesilesiyle oluşan çıkarcı yaklaşımlardır. Uluslararası siyasette maalesef bu çıkarcı yaklaşımı benimseyen ülkeler çoğunluktadır. Buna sadece duygusal bir bakış açısıyla karşı konulamayacağı gerçeğinin yanında, günümüz dünyasının duygusuz bir gerçekçilik ile yönetilemeyeceğini de söylemek ilkeli her insanın görevi olmalıdır.

ZİHNİYET DEĞİŞİMİ

Değişim taleplerine karşı direnç gösterenlerin bir diğer argümanı da üye sayısının artmasının ya da değişime uğratılmasının kaosa sebebiyet vereceğidir. Belli bir noktaya kadar haklılık payı olduğunu kabul etmemiz gereken bu argüman, ancak bir zihniyet değişimi sayesinde çürütülebilir diyebiliriz. Başta çok idealist gelebilen bu ''zihniyet değişimi'', dünya için aslında çok da imkansız değildir. Zira bu değişimin ilk sinyalleri 2001 yılında Kanada hükümeti tarafından desteklenen bir çalışma ile verilmiştir.

''Responsibility to Protect'' yani ''koruma sorumluluğu'' doktrinini ortaya atan bu çalışma, insani müdahalelerin mevcut felsefesine, kapsamına ve yöntemine eleştiriler getirmiştir. Detayının daha sonraki yazılarda aktarılmasının daha iyi olacağı bu doktrin genel hatlarıyla insani müdahale anlayışında önemli değişiklikler sunmaktadır. İnsani müdahalelerin bir hak değil, sorumluluk olduğu anlayışını üstün tutan bu doktrin, bu müdahalelerin ön şartları, metodu ve sonrasında atılması gereken adımları içeren geniş ve yeni bir çerçeve sunar. Örneğin ''koruma sorumluluğu'' anlayışı, sorumluluk bilincinin öncelikli olarak krizlerin mevzu bahis olduğu devletlerin kendi halklarına karşı bulunması gerektiği, birincil devletlerin sorumluluklarını yerine getirmemesi ya da getirebilecek durumda olmaması durumunda başta komşu devletler olmak  üzere diğer uluslararası aktörlerin krizlerin bitirilmesinde sorumluluklarını yerine getirmesi gerektiği gerçeğinden hareket eder. Doktrinin oluşturmaya çalıştığı çerçevede ayrıca BM Güvenlik Konseyi, krizlerin bitirilmesinde birincil ve vazgeçilmez uluslararası organ olduğunu, fakat askeri müdahale seçeneğinin son seçenek olarak bulunması gerektiğini belirtir. Bu üç ana sütundan mütevellit bu doktrinin en önemli farkı, insani müdahalelerin belirli sınırlar dahilinde her açıdan kıstaslarının belirlenmesinin gerektiğini savunuşudur.

Koruma sorumluluğu anlayışı 2005 BM Genel Meclisi''nde sonuç bildirgesinin 138 ve 139. maddelerinde, tüm üye devletler tarafından desteklenmiştir. Ancak BM Genel Meclisi''nin bağlayıcı kararlar vermemesi sebebiyle, bu çerçevenin tam anlamıyla uygulandığı söylenemez. 2011 yılında Libya''ya yapılan müdahalenin, koruma sorumluluğu çerçevesine en yakın operasyon olduğu görüşleri çoğunlukta olsa da, bugün özellikle Suriye''de cereyan eden olaylara karşı uluslararası toplumun gerekli tepkiyi göstermemesi, bu doktrinin BMGK''da yapısal bir reform olmadan tek başına bir anlayış değişikliği getiremeyeceği gerçeğini gözler önüne sermektedir.

DÜNYANIN GÜVENLİĞİ

Peki Türkiye''nin ve Başbakan Erdoğan''ın defaatle dile getirdiği reform talepleri ne anlam ifade ediyor? Bu soruya cevap vermek için yeniden Suriye''ye dönmek gerekir. Suriye ile Türkiye arasında hatırı sayılır bir sınır uzunluğu ve derin kültürel bağlar mevcuttur. Bu yüzden, en yalın ifadesiyle daha insani ve temsil oranı daha adaletli olan bir BMGK talebinin, Suriye krizini en yakından yaşayan ikincil ülke olan Türkiye''den gelmesi oldukça manidardır. Buna Türkiye''nin belli başlı evrensel ilkelerden sapmadan yürüttüğü dış siyaset gerçeği de eklenince, dünyanın bu çağrılara kulak vermemesi düşünülemez. Bu talepler Türkiye''yi ne marjinalleştirir ne de imajını zedeler. Bilakis, Türkiye''nin bu taleplerin dile getirilmesi noktasında merkez konumda bulunması, diğer devletler tarafından da takdirle karşılanmaktadır.

Elbette Türkiye''nin ve diğer devletlerin dile getirdiği farklı reform talepleri, ya da ''yeni bir Birleşmiş Milletler'' fikri, dikkate alınması gereken önemli önerilerdir. Ancak Türkiye''nin BMGK''ya getirdiği eleştirilerin Başbakan''ın söylemiyle buluştuğu şekliyle, genel hatlarıyla ''koruma sorumluluğu'' anlayışına oldukça benzediği gözlerden kaçırılmamalıdır.  Türkiye gibi, sorumluluklarının bilincinde olan, prensiplerini çıkarlarına göre değil, çıkarlarını prensiplerine göre belirleyen her devlet, Türkiye''nin bu eleştirilerine yüksek düzeyde katılım sağlayacak, belki de BMGK''nın yıllardır değişmeyen, bir türlü hızlandırılamayan hantal ve sorunlu yapısı Türkiye›nin yaktığı bir kıvılcım sonucu daha düzgün bir hale büründürülecektir. Türkiye''nin ve Başbakan''ın eleştirileri önemlidir. Bu yüzden, dünyanın güvenliğini koruyabilecek, insani krizleri çıkar gözetmeksizin en etkili biçimde durdurabilecek, adaletli, herkesin söz sahibi olabileceği bir BMGK için umut vardır.