
ABD ve İran arasındaki savaşı uluslararası ilişkiler uzmanlarının ele almaya çalıştığı Orta Doğu’nun kronik sorunları, nükleer krizler veya İsrail’in güvenliği üzerinden okumak, buzdağının sadece görünen kısmıyla yetinmek gibidir. ABD’nin İsrail ile birlikte başlattığı İran’a yönelik bu boğucu ve saldırgan tutum, hakikatte ABD’nin sarsılan küresel hegemonyasını kurtarma telaşının ve nefesini ensesinde hissettiği Çin karşısında duyduğu derin kaygının bir sonucu olarak okunabilir. Trump, İran’ı köşeye sıkıştırarak aslında dünyaya ve sessizce yükselen Çin’e çok net bir mesaj veriyor: Küresel düzenin patronu ve kaynakların bekçisi hâlâ benim!
MATRİSİN İNŞASI VE ÇÖKÜŞÜ
Trump yönetiminin bugünkü hırçınlığını ve Çin fobisini anlamak adına ABD’nin Soğuk Savaş sonrası kurduğu o kusursuz görünen tahakküm sistemine, yani ‘kolonyal güç matrisine’ yakından bakmak gerekiyor. 1950’lerden itibaren ABD, sadece farklı bölgelerde askeri üsler kurmakla kalmadı, bunun yanı sıra kalkınma, modernleşme ve ‘tek geçerli bilgi’ üretimiyle de dünyayı Batı merkezli bir hiyerarşiye hapsetti. Bu sistemde diğer ülkelerin kendi ‘yerel tarihleri’ ve kalkınma modelleri geçersiz sayıldı ve yine merkezin, yani ABD’nin kurallarını kabul etmeyenler ise sistem dışına itildi. 1990’ların sonunda bu hegemonik tavır zirveye ulaştığında ABD için her şey yolunda görünüyordu.
Ancak hesap edilemeyen bir şey oldu! Çin, Batı’nın bu bilgi ve ekonomi tekelini kendi ‘yerel’ dinamikleriyle, devlet destekli kapitalizmle kırmayı başardı ve merkeze meydan okudu. İşte ABD’nin kurduğu o devasa kolonyal matrisin dişlileri ilk kez o zaman teklemeye başladı.
İRAN: JEOPOLİTİK KUM TORBASI
Peki, matrisin kalbindeki bu sarsıntının bedelini neden İran ödüyor? Çünkü Trump açısından Çin’le doğrudan ve topyekûn bir cephe savaşına girmek, küresel kapitalizmin intiharı demektir. Bunun yerine Trump, ABD’nin eriyen gücünü test etmek ve ‘kuralları koyan benim’ imajını tazelemek için jeopolitik “kum torbaları”na ihtiyaç duyuyor. Bu jeopolitik kum torbalarından ilki Venezuela’ydı ve burada başarılı da oldu. İran ise hem Çin’in enerji tedarik zincirindeki en kritik halkalardan biri hem de Batı sistemine entegre olmayı reddeden dikbaşlı bir ‘yerel aktör’ olarak kusursuz bir hedeftir. Özellikle Trump yönetimiyle adeta dizginlenemeyen ve bugün de süren o boğucu ekonomik yaptırımlar, aslında Tahran’ı terbiye etmekten çok Pekin’e Asya’nın enerji damarlarını ve ticaret yollarını istediğim an kesebilirim deme şeklidir.
İSRAİL: İLERİ KARAKOL
Tam bu noktada İsrail denkleme acımasız bir şekilde dâhil oluyor. İsrail, ABD’nin zayıflayan kolonyal matrisinin Orta Doğu’daki sarsılmaz temsilcisi, bir nevi ileri karakoludur. Ancak unutmamak gerekir ki İran’ın da pasif bir kurban olarak görülmemesi gerekir, zira o, kendi bölgesel tahakkümünü, kendi ‘alt-matrisini’ kurmaya çalışan iddialı bir aktördür. İsrail’in özellikle Filistin üzerinden bölgede kurmaya ve genişletmeye çalıştığı mutlak politik ve ekonomik üstünlük, İran’ın bu yayılmacı vizyonuyla cepheden çarpışmaktadır. Trump’ın İsrail’e verdiği kayıtsız şartsız destek, aslında bu küresel güç mücadelesinin yerel bir veçhesidir. Görünen o ki Trump, İsrail’i tahkim ederek, ABD’nin çökmekte olan küresel matrisinin en azından Orta Doğu ayağını ne pahasına olursa olsun ayakta tutmaya çalışmaktadır.
YENİ DÜZENİN SESSİZ HABERCİSİ
Nihai durumda bugün Körfez’de suların ısınması, Hürmüz Boğazı’ndan yükselen tehditler veya bölge ülkelerinin enerji arzındaki panik hali, basit bir bölgesel kriz değildir. Bu, miadı dolmuş bir kolonyal güç matrisinin çatırdama sesleridir. Trump, sarsılan ABD hegemonyasını ve ‘merkez’ olma ayrıcalığını korumak için İran üzerinden dünyaya korku salmaya çalışırken meydana getirdiği tüm bu kaosta en dikkat çekici olan ise Çin’in derin sessizliğidir. Çin, eski dünyanın hegemonik öğesi ABD’nin, kendi kurduğu matrisin ağırlığı altında Orta Doğu’da yavaş yavaş tükenişini, tek bir kurşun bile atmadan, sabırla izlemektedir. Ancak Çin’in bu stratejik sabrı, aslında tekil bir hamleden ziyade yükselen Batı dışı coğrafyaların ortak refleksinin en belirgin yansımasıdır. Görünen o ki, önümüzdeki süreçte yeni küresel denklemin akıbetini, ABD’nin çökmekte olan tek kutuplu matrisini askeri güçle ayakta tutma ısrarı değil, Batı dışı coğrafyalardaki yeni ekonomik ve politik aktörlerin, bu güç zehirlenmesini kendi stratejik avantajlarına çevirme kapasitesi belirleyecektir.






