Türkiye'de nükleer enerji üretimi bugün; 1970'lerin başlarından bugünlere bakıldığında -"talep", maalesef şu anda kullanmakta olduğumuz enerji hacminin iki katı daha yüksek olarak hesabedildiği, o arada talebi karşılayacak hidrolik ve kömür kaynaklarımızın, elektrik üretiminde üstlenecekleri pay, bugün belirlenenden yaklaşık yarıyarıya daha az olarak öngörüldüğü, ayrıca örneğin Sibirya doğalgazı gibi, gündeme epeydir girmiş birçok seçenek, o günlerden bugünlere bakıldığında, skoplarda bulunmadığı için- sanıldığından iyice farklı olarak teknik bir zorunluluk değildir; siyasi bir tercih konusu ve seçenektir.
Evet, bu iddialara tanık oluyoruz. Şunu söyleyeyim, nükleer enerji üretiminin teknik bir zorunluluk olduğunu iddia etmek, deyim yerindeyse safsatadır. Ya da -inanın kimlerdir, biliyor da değilim- ancak ağırlığı olan birilerinin çıkar dümeninde herhalde entrika ağırlıklı, örtülü bir siyasi manevra aracıdır. Şunu da ilave edeyim, bana öyle geliyor ki, demokratik süreçlerimizin gözden geçirilmesi gereğini çağrıştıracak kadar vahim bir süreç var ortada.
Hayır, kesinlikle hayır. Nükleer santral satın almak suretiyle ne nükleer teknoloji sahibi olunabilir, ne de atom bombası yapılabilir. Ayrıca Türkiye, "Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Anlaşması"na (NPT) imza koymuş ülkelerden biridir. Yani nükleer silah yapmayacağını taahhüt etmiştir.
Tabii, diğer bir yandan nükleer santraller, koşulların dayatması sonucu veya uzantısında kabuk değiştirmektedirler. Gerek ABD'de gerekse Avrupa'da bugünkülere oranla daha küçük daha güvenli, daha ucuz nükleer reaktör sistemleri çalışmaları, araştırmaları yapılmakta, girişimler geliştirilmektedir.
Elbette. Aynı çerçevede; olası kazalara dönük güvenlik önlemlerinin artırılması; lisans işlemlerinin demokratik uygulamalar itibarıyle uzadıkça uzayan süreler gerektirmesi, nükleer santralin ömrünün sonundaki söküm masraflarının; keza nükleer atıkların defin meselelerine dönük yatırım ve harcamaların, astarı yüzünden pahalıya gelmesi, neticede gitgide artan kamuoyu baskısı dolayısıyla nükleer enerji üretimi, bütün dünyada duraksamaktadır. Batı'da halen inşa durumunda olan ya da sipariş edilmiş bulunan tek bir nükleer santral dahi yoktur.
Neden olmasın! Bu pekala mümkün. Şunu ifade edeyim, ülkemizde ileriki yıllarda gerek güneş enerjisi, gerekse rüzgar enerjisi kullanımının şimdikiyle kıyaslanamayacak düzeylere tırmanabileceğini rahatlıkla söyleyebiliriz.
Evet, nükleer santral mevkii olarak, çeyrek yüzyıl önce, bilhassa İstanbul odaklı yük merkezine yakınlığın, o arada deprem açısından fazlaca etkin olmaması sebepleriyle gözetilen, Trakya bölgemizin özellikle Karadeniz sahilleri; o zamanlar Doğu Bloku üyesi Bulgaristan ile; NATO müttefikimiz olan, ancak beraberinde sorunlar da yaşadığımız Yunanistan'a yakın olması dolayısıyla, başka bir deyişle stratejik mülahazalarla, terkedilmek gerekince; Akkuyu mevkii düşünülmüştü. Akkuyu'nun deprem açısından uygun olduğu da hesaba katılmıştı.
Hayır, değil. Asla değil. Akkuyu bugün geçerli bir yer olma özelliğini kaybetmiş bulunmaktadır.
Çünkü, bir defa konjonktür, yani Türkiye'de ve dünyadaki yapısal özellikler artık değişmiştir. Doğu Bloku diye bir blok kalmamış, yıkılıp gitmiştir. NATO müttefikimiz Yunanistan ile hala sorunlar vardır ama Güney'de Kıbrıs konusunda da ciddi sorunlar yaşanmaktadır. Hatta bir bakıma Akkuyu, Kıbrıs'a ya da Girit'e yerleştirilmesi gündeme gelmiş olan orta menzilli füzeler dolayısıyla daha da stratejik bir mevki haline gelmektedir. Ayrıca Akkuyu, yük merkezinden göreceli olarak uzaktır. Bu durumda, enerji taşınması sırasında kayıplar artar.
Haklısınız, bölgenin sizin de söylediğiniz gibi büyük bir tarım potansiyeli var. Şu kadarını söylemeliyim; Akkuyu'da kurulacak bir nükleer santral sayesinde sadece turizmi değil, tarım üretimini de olumsuz etkileyecek ve bölgedeki tarım üretimi büyük ölçüde zarar görecektir. Böyle bir çerçevede bugün Akkuyu'ya gidip nükleer santral kurmak, misafir odasındaki güzelim el halısının üzerine lazımlık koymakla eş anlamlıdır.
Bu da çok önemli bir sorun. Deprem açısından Akkuyu, sanıldığı gibi hiç de tehlikesiz bir bölge değildir, söyleyeyim. Bu konuda bir müddet önce Ege Üniversitesi'nin yaptığı çok ciddi çalışmaların sonuçları var elimizde. Bu çalışmalar sonunda görüldü ki, Ecemiş fay hattı hareket halindedir. Bu bilimsel çalışma da göstermektedir ki, Akkuyu deprem açısından önemli bir risk taşımaktadır.
Bakın, burada nükleerin mukayeseli fiyatına çok ciddi olarak bakmamız gerekmektedir. Nükleer enerji üretimi eğer doğalgazdan ucuza getirilemeyecekse, -ki hiç mümkün görünmüyor- bu işten vazgeçilmelidir. Ayrıca fiyat hesabına, santralin 30 yıllık ömrünü tamamlaması sonrası söküm masrafları; nükleer atıkların def edilmesi işleminin masraflarını katma zorunluluğu vardır. Bakan ve hükümet bu konuda yanılgıya düşmemeye özen göstermeli. Ortaya konulan hesapları, sonuçları, bağımsız en az iki uzman gruba inceletilmelidir. Eğer isterlerse, ben de seve seve bakarım. Özetle şunu söylemek isterim: Gerek vakıalar itibariyle, gerekse de kamuoyu nezdinde, nükleer enerji üretimi, evvelce tasnif edildiği ve algılandığının tersine, ne çok güvenilirdir, ne çok temizdir, ne de rekabette yeterince ekonomiktir!
Gündemdeki nükleer santral ihale süreci; görebilecek gözler açısından, Türkiye'deki siyasi mekanizmasına ilişkin, çok ilginç ipuçlarını ele vermiştir. Bir defa unsurlar içeride olsun, dışarıda olsun, nükleer lobi bünyesindeki baskı gruplarının siyaset dünyasındaki uzantılarına etki mekanizması, keza buradaki siyaset öznelerinin ilgili siyaset resmini kendi ilişkileri ve çıkarları doğrultusunda adım adım meydana getirmedeki beyanat ve örtülü tavırlarının iç yüzü sanırım oldukça iyi anlaşılmaktadır. Burada dile gelen millilikmiş, çağ atlamakmış, nükleer teknolojiymiş, atom bombasıymış, uranyum ve toryum gizilimizmiş, karanlıkta kalınırmış, türü gerekçeler. Bütün bunlar, numara... çoğunlukla gayri samimi ve bayağı ustaca "örtülü bir siyasetin" hin mi hin, "uzaktan kumanda mekanizması" olarak sahnelenmekte. Olay son derece siyasidir ve mutlaka Dışişleri Bakanlığı ile birlikte ele alınması gerekir. Buradaki doğru soru, "nükleer izdivaç Amerika ile mi, yoksa Avrupa ile mi yapılmalı?" sorusudur.
Konuyu biraz daha açalım isterseniz. İhaleye ABD Westinghouse firması, Japon Mitsubishi firması ile, Fransız ve Alman firmaları, müştereken meydana getirdikleri NPI konsorsiyumu ile birlikte girmekte. Bunların yanısıra, Kanada'nın CANDU firması da ihalededir. Güney Koreliler'i de sayabiliriz. Demek ki soru, okyanusaşırı ABD ve Japonya mı, o arada yine okyanusaşırı Kanada mı, yoksa Avrupa'dan Fransa artı Almanya mı? sorusudur.
Hepsinin avantajları ve dezavantajları ortadadır ve siyaseten Dışişleri Bakanlığı'nca değerlendirilecektir. Kuşkusuz teknik siyasi boyutu da var ama en önce, devletlerarası siyaset açısından incelenmesi gerekir. Burada, yeri gelmişken şunu da söyleyeyim: Seçimde salt teknoloji türünün stratejik olarak, hemen hiçbir kıymet-i harbiyesi yoktur. Bakan, bu konuda kendisine yapılan "amigo" boyutlu telkinlere ne olur kulak asmasın! Konuyu önce devletlerarası siyaset bazında değerlendirmek, akılcılıktır. Böyle bir bazda ABD artı Japonya memnun edilse, Fransa artı Almanya veya Kanada mutsuz edilecek. Fransa artı Almanya memnun edilse, ABD artı Japonya ve Kanada mutsuz edilecektir.
Bu da ayrı ve önemli bir konu. Şu aşamada hemen, ABD artı Japonya ve Fransa artı Almanya nükleer teknolojilerinin çok benzer olduklarını ama Kanada'nın ise hayli farklı olduğunu söyleyebilirim.







