
Ne vakit bir İstanbul sayfası açmaya kalkışsam, buruk ve öfkeli bir yakınma çıkar karşıma Şehir “o eski şehir” değildir. Bozulmuştur, kirlenmiştir, ahalisi kimliksizleşmiştir... Bu yüzyıl önce de böyledir, otuz yıl önce de, bugün de. Kimbilir en doğru söz, Fikret'in muazzam “Sis”indeki o mısrasıdır: “Bin kocadan arta kalan bive-i bâkir”.
Şirket-i Hayriye ile ilgili pek sınırlı malumatı kurcalarken, aynı durumla yüzleştim. Boğaziçi sükûnetini bozan, gürültüsüyle kulakları delip dumanıyla havayı kirleten Boğaz vapurlarından ne çok yakınan varmış meğer.
1850'de, Abdülmecid'in padişahlığı sırasında, Sadaret Müsteşarı Fuad Efendi ve Cevded Efendi'nin önayak olmalarıyla kurulan Şirket-i Hayriye, Boğaziçi ve Adalar'a yolcu taşıma işine girişince, üç koldan itirazlar da yükseliverir. İlk itiraz sahipleri, yukarıda da belirttiğimiz gibi çevre sakinleridir ki itirazlarında ekolojik bir haklılık payı bulunduğu su götürmez.
1850 öncesinde de Boğaziçi'ne vapur seferi yapılıyordu ama tekel İngiliz ve Rus şirketlerindeydi ve ikinci itiraz grubunu bunlar oluşturuyordu. Gerçi, 1843'de, sonradan Fevâid-i Osmaniye adını alan Hazine-i Hassa Şirketi kurulmuş ve Osmanlı bu alana gecikmiş bir ekonomik yatırım yapmıştı ama bu şirketin Boğaziçi hattına çalışan tek vapuru Hümapervaz ihtiyacı karşılamaktan uzaktı.
Üçüncü itiraz grubunu, taşımacı kayıkçılar oluşturur ve itirazları su götürmeyecek kesinlikle ekonomiktir. Pierre Loti'nin “denize inmiş ışıklı bir ay dilimi” diye tasvir ettiği, “Türk kırmızısı” renge boyanmış, her biri Osmanlı oymacılığının şahaseri sayılabilecek piyadeler, pazar kayıkları, iki çifteler, üç çifteler, Hayriye Şirketi'nin hayrını değil şerrini görmüşler ve iri bıyıklarını burarak öfkelerini dile getirmekte gecikmemişlerdi. “Ateş kayıkları” ellerinden alınıp Hayriye sermayesine memur edilen tulumbacıları da bu gruba eklemek gerekir.
Şirket-i Hayriye, Manulaki adlı bir tüccarın Londra'da yaşayan oğlu aracılığıyla Robert White fabrikasına 6 vapur ısmarlamış ve 8000 altına mal olan bu 6 vapur Rumeli, Tarabya, Göksu, Beylerbeyi, Tophane, Beşiktaş adlarıyla 1853'te sefere başlamış. Bunlara, 1858'de İstinye, Mirgün ve Anadolu vapurları, 1859'da Kandilli, Beykoz ve Sudâver vapurları eklenmiştir. Görüleceği üzere, Şirket-i Hayriye denince hemen akla gelen Kalender, Güzelhisar, Erenköy, Boğaziçi Suvat gibi vapurlar, henüz hammadde olarak tersaneye bile girmemişlerdir bu tarihte...
Şirket-i Hayriye vapurlarının en namlı figürlerini kaptanları oluşturur. İlk yıllarda Kaptan köşklerinin üstü açıkmış ve iklim mülayim değilse, bir kaptan için vapur idaresi, nerdeyse ölümcül riskler taşırmış. Pöstekiden yapılmış gocuklar, kaputlar giyen bu kaptanların en meşhuru nüktedanlığıyla nâm salmış Şeref Kaptan'dır. 35 yıl dümen kıran Macaroviç, nam-ı diğer Sakallı Kaptan, İngiliz uyruklu George Kaptan, Ömer Kaptan da, Hayriye vapurlarının namlıları arasında yer alır...
Boğaziçi'nin neredeyse hepsi birbirini tanıyan insanlardan mürekkep yolcuları, kaptanlarıyla pek muhabbetli olmakla birlikte, adamcağızları çileden çıkartmaktan da geri durmazlarmış. Haldun Taner'in, tadına doyulmaz Asaf Halet Çelebi portresinde açtığı bir duruma pek sık rastlandığı anlatılır: “Sabahleyin memurları İstanbul'a indiren Şirketi Hayriye vapuru, her iskelede üç-dört dakika durduğu halde, Beylerbeyi'nde on-onbeş, bazen de yirmi dakika bekler. 'Önce siz buyurun beyefendi', 'Estağfurullah, siz buyurun', 'İmkânı yok mirim, vallahi geçmem', 'Türabınız olayım, kerem edin', 'And verdim ama, vallahi geçmem' şeklindeki alçakgönüllülük yarışı nihayet kaptanın sabrını taşırır, düdüğünü birkaç kez çalmak zorunda bırakır. Beylerbeyi'nin bu özelliği, 'Çengelköy'ün sebzevatı, Kuzguncuk'un muzahrefatı, Beylerbeyi'nin teşrifatı' şeklinde dillere pelesenk olmuştur.”
Birinci Dünya Savaşı sonrasında, Şirket-i Hayriye gitgide artan bir zarar bilançosuyla karşılaşmış ve 1944 yılının 19 Haziran günü şirketin Ulaştırma Bakanlığı'na devri kararı alınmış. Devir bedeli ise 2.5 milyon lira...
Şair Fazıl Ahmet Aykaç, Seyr-i Sefain'in 20 numaralı vapuru İhsan için yazdığı iki dörtlükle, has bir kadirbilirlik örneği vermiştir. Bu yüzden son sözü ona bırakıyorum:
“Bulamadık bütün kış / Ne salon, ne kamara / Bizden bıkmış usanmış, / Zaten 20 numara // Hem teknesi ihtiyar, / Hem de çürük kazanı / Etse bir gün intihar / Ayıplamam İhsan'ı.”






