
Emine Erdoğan’ın önsözünü yazdığı Sıfır Atık Hareketi kitabı okura sıfır atığın bir Anadolu kültürü ürünü olduğunu hatırlatıyor. Kitap doğanın son 100 yılda nasıl kirlendiğini örnekleriyle anlatırken aynı zamanda medeniyetimize ait pek çok unutulmuş güzel alışkanlığı da yeniden hatırlatıyor.
Plastiğin günlük hayatımızdaki yeri 2.Dünya Savaşı yıllarına kadar uzanır. Hızla artan göç, yoksulluk, hastalık ve kıtlık sorununa karşı yeni çözümler düşünülmeye başlanır. Bu çözümlerden birisi de pek çok ürünün hammaddesi olan aynı zamanda üretimi hem ucuz hem de pratik olan plastiktir. Daha ucuza üretimi olan plastik bugün ambalaj malzemelerinden, tekstil ürünlerine, otomotiv sektöründen inşaat sektörüne, mutfak eşyasından mobilyaya kadar her alanda hayatımızın ayrılmaz parçası artık. Oysa plastik hayatımızda kolaylık sağlasa da çevre ve canlılar için büyük tehlike olarak görülüyor. Doğada kaybolması binlerce yıl alan plastik ürünler bugün dünyanın en büyük çöp sorunun başında yer alıyor.
TARIM İLAÇLARI HASTALIK SAÇTI
Plastiğin mutlu başlayıp kötü bilen hikayesinin bir benzeri yine geçtiğimiz yüzyılda tarım sektöründe de yaşanmış. DDT ilacını belki çoğunuz duymuşsunuzdur. Haşerelere karşı en etkili ilaç olduğu için evlerde de bahçe ve tarlalarda da yakın tarihe kadar kullanılırdı. Renksiz kokusuz ve tatsız kristallerden oluşan bu ilaç başlangıçta böcek ilacı olarak geliştirilmiş ancak alınan verimiyle birlikte de kısa sürede büyük rağbet görmüş. Yine 2. Dünya Savaşı yıllarında böceklerden kaynaklı hastalıklar sıtma ve tifüsün sivil ve askerler arasında hızla yayılıp ölüme sebep olması bilim insanlarını çare aramaya itmiş. İsviçreli kimyager Paul Hermann Müller tarafından 1939 yılında DDT bulunmuş. Bu ilaç pek çok hastalığın sebebi olan haşerelerle baş edilmede etkili olunca Müller 1948 yılında Nobel Tıp Ödülü’ne layık görülmüş. Savaş sonrası ise tarımda zararlı böcekler için kullanılarak daha verimli tarımsal faaliyetlere geçilmiş. Kısa sürede çok daha fazla ürün alınınca dünyada tarım sektöründe DDT kullanımı yaygınlaşmış. Ancak bir süre sonra DDT’nin hayvanlar ve insanlar üzerindeki kalıcı hasarları fark edilmiş. Bazı türlerin yok olmasına sebep olan bu ilaç insanda ise kansorejen etkilere sebep olduğu anlaşılarak 1970’li yıllarda kullanımı yasaklanmış. Ançak bugün muadili farklı tarım ilaçları ve kimyasal gübreler hala kullanılıyor. Öte yandan dört mevsim aynı meyve sebzeleri yemek için kurulan seralar ise atmosfere saldığı gazlar yüzünden büyük tehlike arz ediyor.
Aslında sadece plastiğin ve tarım ilacının hikayesi bile bize konforlu bir hayat için dünyanın nasıl doğal dengesini bozduğumuzu en açık şekilde anlatmaya yetmiyor mu? Oysa mutlu başlayıp kötü biten üretim hikayeleri bunlarla sınırlı değil. Son 100 yılda hayatımıza giren pek çok yenilik doğada hüsran yaşatmış, yaşatmaya da devam ediyor. Devletler, sivil toplum kuruluşları 1960’lı yıllardan bu yana doğayı korumazsak gelecek nesilleri büyük bir felaketin beklediğinden bahsediyor. Bir an önce alışkanlıklarımızı değiştirmemizi, doğayla ve çevreyle yeniden dost olmamız için yeni projeler hayata geçirmemiz ve bu projeler ışığında alışkanlıklarımızı da değiştirmemiz gerekiyor. İşte bu projelerden son yıllarda en çok konuşulanı ülkemizde temelleri atılan Sıfır Atık Projesi oldu. Bu yıl ilk kez Birleşmiş Milletler’de 30 Mart Uluslararası Sıfır Atık Günü kutlandı ve dünyada bu proje çerçevesinde neler yapılması gerektiği tartışıldı.
KİTABIN HİKAYESİ
Türkiye’deki Sıfır Atık Projesi’nin altı yıllık hikayesi ise Türkçe ve İngilizce olarak Sıfır Atık Hareketi adlı kitapta anlatıldı. Turkuaz Yayınları arasında okurla buluşan kitabın editörlüğünü Sümeyra M. Kılınç yaptı. Sıfır Atık Projisi’nin hamisi olan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın eşi Emine Erdoğan ise kitaba önsöz yazdı. Erdoğan yazısında kadim medeniyetimizin köklerinden beslenen Sıfır Atık Projesi’nin nasıl ortaya çıktığını ve bizim için ne anlama geldiğini ayrıntılı bir şekilde anlatıyor. Emine Erdoğan’ın önderliğinde Çevre ve Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nın başlattığı bu önemli projenin dünden bugüne uzanan hikayesinin yer aldığı kitapta Erdoğan, gelecek nesillere yaşanır bir dünya bırakmak istiyorsak öncelikle doğa ile bozulan ilişkimizi yeniden düzenlememiz gerektiğini önemle vurguluyor.

HALA ÇOK GEÇ DEĞİL
Kitapta doğa ve çevreye zarar veren ve iklim değişikliğine sebep olan pek çok tarihsel gelişime de ayrıntılı olarak yer veriliyor. Hava ve suyun sanayileşmeyle birlikte nasıl kirlendiği, 1960’lara kadar ABD ve Sovyetler Birliği’nin yaptığı nükleer denemeler yüzünden doğada ve atmosferde nasıl asit yağmurlarının yaşandığını ve bunun sonucunda da pek çok canlı türünün ve insanların nasıl zarar gördüğü anlatılıyor. Özetle gelişmiş ülkeler savunma sanayi ve ekonomide güç elde etmek isterken dünyaya nasıl zarar verildiğini örnekleriyle ortaya koyan kitapta 1960’lı yıllardan bu yana çevre ve iklim değişikliği alanında yürütülen devlet politikalarına ve sivil hareketlerine de değiniliyor.
Kitap bütün bu fütursuzca atılmış adımlara karşı dünyayı yeniden yaşanabilir yapmak adına harekete geçirilen Sıfır Atık’ın hikayesine odaklanıyor ve bu projenin temellerinin aslında Anadolu kültürüne uzandığına dikkat çekiyor. Kitapta belirtildiği gibi bundan 40-50 yıl öncesine kadar eşya ile vefaya dayalı bir ilişki içindeydik. Atıksız yaşam kültürünün mensuplarıydık. Sıfır Atık bu anlayışa yeniden hayat veren bir çevre hareketi. İklim değişikliğiyle ve çevre sorunlarıyla başa çıkmak için bütün dünyanın ortak hareket etmesi gerektiğinin altı çizilirken kaynakları verimli kullanmak ve sonsuz ihtiyaçlarımızı sadeleşme yoluyla sınırlamak gerektiğinin de önemine vurgu yapılıyor.
Ben kitabı okurken kendi adıma neler yapabileceklerimi listelemeye karar verdim. Umarım çevre konusunda her birey hayatında hangi alışkanlıklardan vazgeçip ne tür yeni alışkanlıklar edinmesi gerektiği üzerine bir kez daha düşünür. Böylece hep birlikte yeni reçeteler elde ederiz. Daha güzel bir dünya için bu kitabı okuyarak yola koyulabiliriz.







