Beşir Ayvazoğlu''nun '''Ateş Denizi'' adlı romanı, 1930''ların sanat, edebiyat ortamı ile toplumsal hayatını ele alıyor. Ahmet Haşim, Yahya Kemal, Florinalı Nâzım, Necip Fazıl, Peyami Safa, Nâzım Hikmet''in yer aldığı roman konusu, kurgusu, karakterleri ve dramatik örgüsüyle dikkat çekiyor.
Beşir Ayvazoğlu''nu sadece edebiyat incelemelerinden, araştırmalarından tanıyanlar için Ateş Denizi romanı hiç kuşkusuz sürpriz bir kitap. Ancak onun şairliğini de bilenler için hiç de sürpriz değil. Çünkü Ayvazoğlu bir edebiyat incelemecisi, bir eleştirmen olmakla birlikte, edebiyatın diğer yanında da yer alan bir isim. Doğrusu masanın iki yanında da bulunması bir yazar için oldukça iyi bir imkân. Ayvazoğlu da bunu oldukça iyi değerlendirmiş. Çünkü Ateş Denizi, konusu, kurgusu, karakterleri, dramatik örgüsü ve diliyle apaçık bir ilk roman başarısı. Ayvazoğlu, Ateş Denizi''nde en iyi bildiği edebiyat tarihini ele alarak iyi bir romanda bulunması gereken tüm imkânları değerlendirmiş. Diğer yandan belki de romanın asıl başarısı, uygun yapısına rağmen günümüzde pek gözde olan popüler roman tuzağına düşmeden nitelikli bir eser olarak biçimlenmesi. Bu anlamda Ateş Denizi, şiirlerin, bağımsız hikâyelerin, edebiyat tartışmalarının yer aldığı, kurmaca ile gerçek arasında dil zevkiyle örülmüş, tümüyle dramatik durumlara yaslanan iyi kurgulanmış bir yapıyı içermekte.
Ateş Denizi''nde, 1930''ların sanat, edebiyat ortamı ile toplumsal hayat hem kişisel hem de toplumsal düzlemde işlenirken, yenileşme hareketlerinin, geçiş sürecinin sancıları öne çıkarılır. Roman sosyolojik okumalara açık bir sanat edebiyat tarihi gibi kurgulanır. Bütün kişisel yaşamını sanat, edebiyatın penceresinden okuyan kahraman böylece ortaya kullanışlı bir edebiyat tarihi de çıkarır. Yaşadığı aşklarda, buhranlarda, kendini aradığı saatlerle, büyük yazarların dizeleri ona yol gösterir, şarkılar zihninde yankılanır: ''Uzaklarda bir yerlerde Şederaban Saz Semasi çalınıyor ve Necip Fâzıl hâlâ konuşuyordu içimde: Örtün üstüme örtün serin karanlıkları.''
Dönemin bütün sanatçıları, edebiyatçıları, şairleri âdeta romanın konusu olur. Ahmet Haşim, Yahya Kemal, Florinalı Nâzım, Necip Fazıl, Peyami Safa, Nâzım Hikmet romanda yer alır. Anlatıcı bir şekilde bunlarla tanışıp izlenimlerini aktarır. Necip Fazıl, Peyami Safa, Mesut Cemil, Mustafa Şekip yan yana oturup anlatıcımızın tanıklığında sanat, edebiyat muhabbetine başlarlar. Bu yazarlar, sanatçılar ağırlıklı olarak Ankara''nın yeni sanat anlayışını tartışır, bu anlayışa kendilerini konumlandırmaya çalışırlar. Mustafa Şekip ''Bu yeni sanat işlerine Ankara''da pek iyi gözle bakılmıyormuş galiba!'' dediğinde, Peyami Safa ''Sadece inkılâp resimleri yapılacakmış, inkılâp temsilleri var ya!'' diyecektir. İnsanların inkılâbın aleyhine bir şeyler düşünmekten çekindiği, söyleyenlerin vatan haini ilan edildiği bir dönemde, herkesin kulağı Ankara''da, oradan gelecek emir ve talimatlardadır. D hareketinin savunması bu korkunun ironik bir anekdotudur: Resim tarihimizde dört grup kurulduğunu, kendilerinin de dördüncü grup olduklarını bu yüzden de hareketlerine D grubu dediklerini aktaran ressama ''Aynı ziyaretçinin, ''Fakat yeni alfabemizin dördüncü harfi ç değil mi?'' diye sorması üzerine afallayan, fakat çabuk toparlanan ressam, ''Biz Fransız alfabesini esas aldık!'' dedi. D''nin ebcedde dördüncü harf olduğunu söyleseydi mürteci olacaktı. Fransız alfabesi onu ilerici yapmıştı.''
Romanın merkezinde bu inkılâp tasarrufları nedeniyle üniversiteden atılan anlatıcı, buhran günlerini aşmak için tutunduğu Tanburi Cemil Bey''in biyografisini yazmak ister. Tanburi Cemil Bey''in romanını değil biyografisini yazma peşindeki anlatıcı Cemil Bey''le ilgili tüm bilgilere ulaşmak için sahafları, mekânları dolaşır, gazeteleri, mecmuları tarar, Cemil Bey''in izlerini sürer. Bu anlamda kitap hem kurmaca hem de tarihsel gerçeklere bire bir uyum içerisindedir.
Tanburi Cemil Bey''in biyografisini yazmaya çalışan anlatıcı, onu anlamaya, aktarmaya, kimliğini hakkıyla ortaya koymaya çalışırken Osmanlı''dan Cumhuriyete geçişin sancılarıyla yüklü bir Türkiye tarihi ile karşı karşıya kalır. Ona anlatabilmek için ise bu tarihle yüzleşmek, hesaplaşmak zorundadır. Çünkü bu günler köklü bir değişimin, bir medeniyet, uygarlık değişimin yaşadığı ateşten günlerdir. Eskiye ait her şeyin kötülendiği, yeniye ait her şeyin baş tacı edildiği ve tam bir körleşmenin yaşandığı bu zaman diliminde haklı ile haksız, doğru ile yanlış içi içe geçmiş toplumsal bir kaos yaşanmaktadır. Eskiye ait tüm değerlerin çöktüğü, yeniye ait tüm değerlerin yükseldiği, resmi anlayış doğrultusunda yeni ulusun inşa edildiği bu zaman dilimindeki insanlık dramları bir müzisyenin hayatı üzerinden sergilenir.
Devlet her alanda olduğu gibi sanat kültür hayatını da baştan aşağı şekillendirmekte, sanat-edebiyatı inkılâbın görüşleri doğrultusunda biçimlemektedir. Bir başka deyişle bir yönlendirmeden çok belirleme vardır ve partinin/bürokrasinin istemediği hiçbir sanatsal faaliyet yürütülemez. Yeni bir devlet kurulduğuna göre yeni bir insan, yeni bir anlayış yaratılmaya çalışmaktadır. Sanat edebiyatta bu anlayışın emrindedir. Artık hiçbir aykırı ses çıkmamaktadır. Bu tutuma, devrime, yeni yapılanmaya gönülden bağlı yazarların yeni iktidarın ideallerini, ütopyalarını gerçekleştirmeleri için kendilerini sorumlu hissetmeleri yanında, devletin yönlendirici, giderek baskıcı eğilimleri de neden olmaktadır.
İnsanlar her sabah yeni bir değişim ve yeniliğe uyanmaktadır. Harf inkılâbı, alaturka müziğin yasaklanması, üniversiteden atılmalar, fetihten beri camii olarak hizmet gören Ayasofya''nın kapatılıp müze yapılması, sürgünler, tüm tarih anlayışının yeniden yazılması gibi değişimler kuşkusuz yeni bir ulus inşasından başka bir şey değildir. İşte roman, dönemin anlayışını, özellikle müzik alanında yaşananlar üzerinden izah eder. Beşir Ayvazoğlu, Ateş Denizi''nde eşsiz bir müzik tarihi koyar ortaya. Ferahfezaların, Suzidilaraların, Şadarabanların peşinden giderek, müziğin, dönemin insanlarının hayatındaki yerini irdelerken, bir medeniyet ve kültür değişimini de müzik aracılığıyla gün yüzüne çıkarır. Anlatıcı da hep Tanburi Cemil Bey''in Şadaraban Saz Semaisi''nin yol açıcılığında ilerler: ''Bu semai bende zamanla âdeta bir medeniyetin, bir var oluş tarzının ve duyuşun sembolü hâline gelmişti. Şimdi bu sembolün ifade ettiği değerler bir bir tasfiye ediliyordu; o hâlde büsbütün yok olmadan bir şeyleri kurtarmanın tam zamanıydı. Ben de Cemil Bey''i nisyan çukurundan çekip çıkarmalıydım!'' Çünkü ''Son zamanlarda bu alaturka lâfı gazete ve mecmualarda başta musikimiz olmak üzere bütün kültürümüzü küçümsemek ve aşağılamak için kullanılıyordu.''
Romanda, eski musikinin mekteplerden kovulması, radyolardan icrasının yasaklanması ve insanların, oda müziği, hafif müzik, caz, dans müziği, tango ve klasik Batı müziğine zorlanması sonucunda çıkış arayan insanların ironik bir sonuç olarak Kahire radyosuna kadar yönelmelerinin serüveni anlatılır. Çünkü bu müzik insanların kalplerine işlenmiştir: ''Şadaraban Saz Semaisi ara sıra çalmazsa, bu evde sanki üşüyecektik.'' Hatta ''Eski İstanbul bir ud sesindendir.''
Ateş Denizi yakın tarihle, edebiyatla, sanatla daha da geniş anlamıyla maziyle apaçık bir yüzleşme romanı. Bir ulusun hafızası, bilinci ve var olma dinamikleriyle oynandığında nasıl bir cinnetin, buhranın, çarpılmanın yaşanabileceğinin sarsıcı serüveni. Beşir Ayvazoğlu, bu romanında, kurmacanın diliyle, maziye, hafızaya, birikime farklı bir açıdan bakarken, yeninin yaralarını da açık eden dramatik bir belge sunuyor, giderek sarsıcı bir sanat-edebiyat tarihi ortaya koyuyor.
Ateş Denizi
Beşir Ayvazoğlu
Kapı Yayınları
Nisan 2013
515 sayfa






