2006 yılında 'Cennetle müjdelenen dört kadın' başlığı altında Hz. Fatıma ile başlayıp, Hz. Meryem ve Hz. Hatice'nin hayatını yazan Sibel Eraslan, yeniden basılan Siret-i Meryem kitabıyla dünün kadınıyla bugünün izdüşümünü anlatıyor.
Osmanlı saray kadınlarını yazdım. Tarihte Peygamberler ve savaşlar hep erkekler üzerinden anlatılmıştı. Kadının kahraman veya kişi olması çok alışıldık bir şey değildi. Zamanı erkekler üzerinden okumak bir modernizm algısı. Modern dönemin biraz daha imha olmaya başladığı bir süreçte, tarihçiler ve edebiyatçılar kadın çalışmasında etkinlik göstermeye başladı. Ben bundan da güç alıyorum. Kadınların bunu ne kadar istediği ve kendini merak etmesiyle ilgili.
Bir noktaya kadar çekingenliği makul karşılıyorum. Edebiyat ve akademik dünyada 'geçerlilik' dediğiniz şey bir araştırmacı için çok önemli. Bunların dayatılan kuralları var ve bu kurallar eril.
Kadınların eğitim ve istihdam haklarında son kırk yıldır Türkiye'de yaşadığı süreci Hz. Meryem'in yaşadığı sürece çok benzetiyorum. Çünkü Hz. Meryem'in döneminde de kadınların tahsil etmesi yasaktı. Üniversitede binlerce erkek öğrenci vardı. O tek kız öğrenciydi ve İsrailoğulları'nın okuma yazma öğrenmesi yasaktı.
Çünkü İsrailoğlu kadınları Tevrat okudukları zaman cesur bir şekilde bunu siyasi bir muhalefete dönüştürme kabiliyetine sahiptiler. Bugün üniversitelerle veya mesleki ehliyetle aramızda açılan mesafe de çok benzeri bir sonucu getiriyor. Eğer o eğitimimizi tamamlayabilsek ve ekonomik imkanlarımızı elde etsek çok ciddi bir muhalefet çıkarabileceğiz. Bize bunlar yasak olduğu için güçsüz bir konumdayız. Fakat her güçsüzün altında bir güç yatıyor.
Bizim uzaklaştırılışımız, haklarımızı kullanamayışımız bize o gücü veriyor. Kendi içinizde o hakikati büyük bir fedakarlıkla büyütmek, devam ettirmek bilgiden aşka geçişi getiriyor. Allah'ın emriyle bir arada olmanın getirdiği vicdani dinginliğe doğru yolunuzu açıyor. Bir yerde yol kapanıyor ama içe doğru bir deniz açılıyor. Ben de o denizde yüzerken annelerimizle karşılaşma şansı buldum.
Hz. Asiye, Hz. Meryem, Hz. Hatice, Hz. Fatma ile olan çok geniş bir deniz. Hakikat gözüyle baktığınızda bir yol buluyor. Herkesin kendine göre bir Meryem'i, Hatice'si var. Hatice benim için çölde bir denizdi. Meryem ise bu sireti tarihte yazılması gereken bir yolun ismiydi. Hatice nasıl çöl ise Meryem de yoldur.
Haklısınız. Kutsamak bir mesafeyi beraberinde getirir. Bu ülkenin sosyopolitik tarihi ile çok alakalı birşey. Kutsalları hayatımızdan sekülerizm adına çıkarırken rafların en üstlerine çıkarıp koyduk. Veya onun dilini çözemedik. Onun diliyle günlük hayatımızdaki dile mesafeler girdi. Hz. Meryem ve diğer hanımlarımız ile ilgili yaptığım çalışmalarda en çok bu dil sorununu yaşadım. Çünkü temel kaynaklar Osmanlıcaydı ve Latinize edilmemişti. Ben ikinci dil olarak onları İngilizce'den okudum. Bu çok büyük bir eksiklikti çünkü her çeviri bir tahribat demek. Elimde kalan küçücük bilgiden yola çıktım. Doğu'da Meryem ile ilgili geniş hiçbir bilgi yok.
Maalesef. Zannediyoruz ki 'Meryem sadece şövalyelerin azizesi'dir. Halbuki böyle birşey yok. Kanonik İncillere baktığınızda Meryem 19 yerde geçer. Ama Kuran'ı Kerim'de 34 yerde geçiyor. Hz. Meryem kadar iltifatla bahsedilen başka biri yok gibidir. Cenab-ı Allah Meryem'i anması için Hz. Muhammed'e de öğüt vermiştir. "Rabbı onu özenli bir çiçek gibi yetiştirdi" diyor Ayet-i Kerime'de. Hz.Meryem'im Oğlu Hz. İsa Allah'ın kelimesidir. Allah kelimesini bir kadına, Hz. Meryem'e emanet etmiştir. Bu mucizesini anne üzerinden bir kadın üzerinden yapmıştır.
Bu hakkında yazılan dördüncü kitap. Akademik çalışmalar üzerinden biyografi olarak anlatılmış sadece. Batı'da çok yer almış. Bugün Goethe'ye baktığınızda, mimaride, her yerde Hz. Meryem'i görürsünüz. 1990'ların başında Fransız feministleri Hz. Meryem'le tekrar tanışmaya başladılar. Dinin bir erkek öğretisi olmadığını kadınlar da yeni keşfediyor. Mesnevi'de de Hz. Meryem ve Asiye'ye çok atıf var.
Hz. Meryem Gazzelidir. Bugün "Gazze" dediğimizde kalbimiz yaralı. İşte o Gazze'deki ilk sürgün Hz. Meryem ve kundaktaki İsa'dır. O ne yaşadıysa 2010 yıl sonra aktüelliğini koruyor. Hikayesinin her yanından dirilik fışkırıyor.
Cesaret, cesaret, cesaret. Kucağında babası olmayan bir çocuk var. Şu anda ne kadar zor bir şeyse babasız bir çocuğu büyütmek, o zaman için de öyleydi. Sürgün yaşadı, Mısır'a mülteci olarak gitti. Ardından orada tarlalarda çalıştı. Çocuğuna hem anne hem baba oldu.
O kadar olmasa da güçlüyüz. Ekonomik yoksulluk ciddi bir şekilde hakim. Kadın karşıtı kabuller var. Töre cinayetleri var. Seksen yıldır hala da tesis edilememiş bir şeyden bahsediyoruz. Kadının aleyhine bir sürü sosyal ve kültürel içerisinden geçerken çok güçlü bir yerden konuşamadığımızı fark ediyoruz.
Benzeştirilebilir. Hz. Hatice birinci eşinden boşandı ikinci eşini kaybetti. Yaşadığı kent, Mekke istila edildi. Büyük salgın hastalıklar gördü. Kardeşleri ve annesi babası öldü. Son peygamberin eşi olarak ondan sonra yeni bir sınav başladı. O yaşadıklarıyla, geçtiği sınavlarla hazırlandı peygamberin eşi olmaya. Yaşadığımız her sınavı güçlenmemizin vesilesi olarak görebiliriz. Hayatta her nefes alışımda birşeyler öğrendiğimi hissediyorum. Özellikle kadınlardan çok şey öğrendim.
Doğru. Hz. Asiye birinci, Hz. Meryem, Hz. Hatice ve Hz. Fatıma olarak devam etmesi gerekiyor. Ben tersinden başladım. Bu benim öz hikayem ile ilgili. Kerbela ve ehli beyit sevgisi benim hayatımın kendisidir. Kerbela'da ağlayan bir edebiyatım var. Zaman olarak bana en yakın anne Hz. Fatıma. Sonra Meryem oldu ama bunlar beni kendilerine ittiler. Eğitsel bir planım olmadı. İlgiler kuruyorum. Peygamber Efendimiz Hz. Fatma'yı severken "Benim yüzü ve aklı Meryem'e benzeyen evladım" diyor ve alnından öpüyor. Bizdeki Hz. Fatma tasviri ile Batı'daki Hz. Meryem tasviri yüzyüze bakıyor bir ayna gibi. Çok büyük benzerlikler var. Arka arkaya gelmeleri nasip, bilinçli bir tercih değil.
Peygamber Efendimizin söylediği söz… Ama onun söyledikleri de teşvik edicidir aynı zamanda. Bir gün Peygamber efendimiz elindeki hurma dalıyla toprağın üzerine dört çizgi çekiyor. "Bu cennet kadınlarının sultanlarının rumuzudur. Bunlar Asiye, Meryem, Hatice ve Fatıma'dır." diyor. Oradakiler bu dört uzun çizgiyi çok önemsedi. Ben de çok önemsiyorum. Çünkü her büyük kubbe dört büyük sütunun üzerine kurulur. Bizim toplumsallıkla ilgili dayanmamız gerekenler bu dört annede gizlidir.
Bunun üzerinde düşünmek lazım. Tarık Bin Ziyad da annesiz babasızdı. Endülüs medeniyetinin kurucusu da bir yetimdi. Hz. Meryem annesiz ve babasızdı. Oğlunun babası yoktu. Peygamber Efendimiz babasız olarak dünyaya geldi ve annesini yedi yaşlarındayken kaybetti. Böyle bakınca yetimlere karşı çok ilgisiz olduğumuzu düşünüyorum.
Şimdi daha iyi anlıyorum Rahibe Teresa'nın Afrika'da ne yaptığını. Biz ne yapıyoruz? "Misyonerlik yapıyorlar" diye suçlayıp geçiyoruz. Dinin içeriğini fiili tatbikata dökmek zorundayız. Bizim Hz. Meryem ile ilgili yetimhaneler açmamız lazım. Çünkü bizim kitabımızda bize anlatılan biri Hz. Meryem. Bir Hristiyan azizesiymiş gibi bakarak uzaklaştırmak çok büyük bir haksızlık.
Tabikii insan olmak. Cenab-ı Hakk'ın eşrefi mahlukat olarak bize verilen onur, o onurla ilgili verilen bütün mücadeleler... Başta yaşama ve düşünme hakkı olmak üzere insanın insan olmaktan kaynaklanan devredilemez kısıtlanamaz bütün haklarına karşı saygı duymak. Bu sebeple okumalarımı yaptım. Varoluşa ve insan olmama dair teşekkür hisleriyle doluyum.
İnsanım, kadınım, Müslüman'ım ve sözü savunan bir yazarım. Savunmanın tarafında olduğum için yazı yazıyorum. Hukukçu da kalemle yazar, hayatı savunur. Benim hukukçu kimliğimle yazar kimliğim birbiriyle örtüşüyor. Savunmadır her yazdığım kitap. Varoluşu, özgürlüğü savunmadır.
Her kız çocuğu annesine benzer ve üst soyundaki kadınlara benzetilerek sevilir. Bu sadece fiziksel benzeti üzerinden yürümez. Ruhani alışkanlıklarda bir vasiyet gibi kadından kadına intikal eder. Ben bu kadınları bir edebiyat kahramanı olmaktan çok annelerimizin vesikaları üzerinden onları tekrar tanımaya çalıştım. Bir manifesto değiller. Hayatın içerisindeler.
Hakikatle aramızda kalın duvarların örüldüğünü görüyorum. Mesela aşk ve merhamet çok naif konular. Bir hukuk ve sözleşme metninde merhamete dair bir sözcük geçirebilir misiniz? Anayasada merhamet kelimesi geçmiyor. Oysa bütün hukukun ideale ulaşmak istediği son, adalet ve merhamettir. Batı anayasalarında hakkaniyet yoktur. Eşitlik vardır. Annelerin işaret ettiği, kurduğu dünya hakkaniyet dünyasıdır. Bu kadar çok okullara gidip kitaplar okuyoruz ama hakkaniyet meçhul birşey. Belki bunu yeniden gündeme getirebilmek.
Benim kadınlarla ilgili edebi gayretimin kökeninde de benzer bir itiraz var. Güç ilişkisinde yenik düşen kadın cinsi olmuş.Yazıyla mesafesi, yerel olarak kabul edilen bütün mezuniyetler, siyaset, ekonomi vb. Bunda erkekler daha çok yol buldukları için kendi tarihimiz üzerine düşünmemiz geç kaldı. Sözden yazıya intikal etmemiş. Büyük annelerimizin dizleri dibinde, kadından kadına anlatılan masallar ve hatıralar söze dayalı bir tarih oluşturmuş. Ama buna rağmen uzun ömürlü ve dayanıklı.
Meryem'in takva örtüsü diyebileceğimiz, cesaret örtüsü bugünle çok ilintili. Rönesans dönemi resimlerini düşünün bizim gibi sıkı örtülü resimleri de vardır. Örtüsüz suretlerinde de başında hep bir şal vardır. Hz. Meryem peygamberlerden daha az atfı yapılan bir kadın değildir. Kendisine vahiy gelmiştir. "Rabbi ona vahiy etti" diye örnek gösterilen bir kadın. Örtüyle de ontolojik bir alakası olması gerekiyor. Kadının varlığı erkeğin ontolojik olarak örtüsüdür. Erkek de kadının örtüsüdür.
Örtünün engelleci ve yok edici bir perde olduğunu düşünmüyorum. Tam tersi bizde örtü bir eşiktir. Bir eşyanın üzerine bir örtü koyuyorsak eşyayı örtüyle birlikte tanımlarız. Tam tersi eşyayı ortaya çıkarmaya yarar bir eşiktir.
O benim içimde örtemediğim noksanlık hisleriyle ilgili. Bakın; Hz. Meryem üniversiteye gitmiş, Bakın; Hz. Fatıma aslında şairmiş, Bakın; Hz. Hatice aslında çok güçlü bir iş kadınıymış. Onlar bir çeşme gibidir, herkesin o sudan alacağı başka bir ihtiyaç vardır. Bu nehir kadınlar da yanına varan kişinin eksikliğine göre bir cevap verirler. Bu annelerimizin kıyısına bir soruyla gittim. Sorularımla ilgili cevapları verdiler bana. Hakikat tek bir soru ve cevaptan ibaret değil.
Güçlü kıldığı yanları olduğu kadar güçsüz yanları da var. Bilgiye ulaşma konusunda modern dünya bize hız imkanı sağlamıştır. Bilginin yaygınlaşması ve hız kazanması aynı zamanda bir bilgi despotizmine de yol açıyor. Öğretilenlerin sahih olup olmadığına dair bir bilginiz yok. Bu kirli denizde yol almak da kolay değil.
Formülleri farklıydı. Hz. Asiye'nin Firavun'un eşiyken kurduğu bir formül var. Kalenin içinden yaptığı bir savunma var. Hz. Meryem sürgün görerek dışarıya çıkarak bir savunma yapıyor. Hz. Hatice hayatını tekrar tekrar kurarak yapıyor. Hz. Fatıma öğrenerek ve dinleyerek babasının yolundan ilerleyerek kendine bir yol açıyor.
Değişik yöntemleri var ve kendinizi sizi dayatan ve kısıtlayan şartlar üzerinden yetiştirmeniz, o çemberi oradan kırmanız gerekmiyor. Bizi buradan bir çember daratılıyorsa biz başka bir yol bularak ilerleyebiliriz. Kadınlar zaten bunu kanıtladı. Kimisi okuyabilmek için yurt dışına gitti. Ben hukukçuyum, bir sürü arkadaşım var kimisi ticaretle uğraşıyor. Öğretmenler var. Hayatı yeniden kurma gücü bir şekilde değildir. Hayatın üzeri kapatılamaz. Siz bir suyun üzerini kapatırsınız o su yer altına iner ve başka yerden fışkırır.
Zorlu bir hukuk mücadelesi. Dünyada başka bir hak yoktur kırk yıldır uğraşılan. Bir kadın hürriyetidir de aynı zamanda. "40 yıldır biz bu yasağı devam ettiriyoruz" dediler ama bitti mi? Yeni çocuklar yeni şartlar altında yola çıktılar. Eve çekildik ama evimizde de durmadık. Çocuk sahibi olduk onları büyütmeye çalıştık. Şu anki üniversiteleri gölgede bırakacak çok ciddi kültür ve sanat kurumları var. Ben önümüzdeki on yılı İslam Rönesansı olarak yaşıyacağımızı düşünüyorum. Sinema, resim, fotoğraf dalında çok ciddi yetenekler var.
İnsanlar eğitime devam edecekler. Ama hakikate dair arayışımız "Üniversite kapıları açıldı yaşasın" diyerek bitecek birşey değil. Üniversiteye girememiş olanlar da yük kalktığında o hayatı deneyimleyecek. Ama tabi bu mutlu son değil. Çok da birşey olmadığını görecek. Yola yeni çıkma alanı bir liman olduğunu görecek. Çünkü üniversite okumak herşey demek değil. Pek çok şeyin başlayabileceği bir liman. Yine sizi hayatın içerisinde çok büyük sınavlar bekliyor.
Neden olmasın? Hepsi büyük annelerimiz. Tabii ki onlara benzeyen yanlarımız var. Biraz o benzeyen yanlarımızı konuşmamız lazım. Oturup o kadınları anlatmamız lazım. Sadece okumak değil, bu kadınları aynı zamanda konuşmak, sohbetlerimizin içinde bir özne olarak geçirmemiz de gerekiyor.






