İngilizler askerî işgalle yetinmeyip fikrî işgale kalkıştı

Mete Yavuz
04:002/02/2025, Pazar
G: 2/02/2025, Pazar
Yeni Şafak
İşgal yıllarında İngiliz askerleri Beyoğlu'nda. Bayraklar işgali kutlayan Rumlara ait.
İşgal yıllarında İngiliz askerleri Beyoğlu'nda. Bayraklar işgali kutlayan Rumlara ait.

Ernest Renan’ın ‘İslâm mâni-i terakkidir’ (İslâm ilerlemeye engeldir) ifadesi İslâm dünyasında büyük yankı uyandırmıştı. Ulema ve aydınlar uzun süre bu iddiayı reddeden eserler kaleme alarak İslâm’ın ilerlemeye engel olmadığı fikrini savundular. Bir başka hadise ise Birinci Dünya Savaşı’ndaki mağlubiyetin ardından başlayan Mütareke günlerinde işgalci İngiltere’nin resmi dini organı olan Anglikan Kilisesi tarafından Osmanlı Devleti’nin Şeyhülislamlık makamına yöneltilen İslâm ile alakalı sorulardı.

Ernest Renan’ın 29 Mart 1883’te Sorbonne’da sunduğu ‘L’Islamisme et la Science’ (İslâmiyet ve Bilim) başlıklı tebliğinde yer alan ‘İslâm mâni-i terakkidir’ (İslâm ilerlemeye engeldir) ifadesi İslâm dünyasında büyük yankı uyandırmıştı. Ulema ve aydınlar uzun bir süre bu iddiayı reddeden eserler kaleme alarak İslâm’ın ilerlemeye engel olmadığı fikrini savundular. Renan’ın ifadelerine benzer bir etki oluşturarak Müslüman okuryazarları meşgul eden bir başka hadise ise Birinci Dünya Savaşı’ndaki mağlubiyetin ardından başlayan Mütareke günlerinde işgalci İngiltere’nin resmi dini organı olan Anglikan Kilisesi tarafından Osmanlı Devleti’nin Şeyhülislamlık makamına yöneltilen İslâm ile alakalı sorulardı.

Askerî cihat bitti fikrî cihat başladı

Peki, bu soruların çıkış hikâyesi neydi? Öncelikle görünen sebebe göre İngiltere’nin resmi dini kurumu olan Anglikan Kilisesi’ne bağlı Külliyat-ı Edyan Cemiyeti’nde bir kütüphane teşkil edilirken burada İslâm dinini de anlatan nitelikli bir eser bulundurulması ihtiyacı doğmuştu. Mevcut eserlerin yeterli olmadığı düşünülmüş olacak ki kilisenin yazı işleri müdürü Arthur Bouthwood da İslâmiyet ile ilgili dört adet soru hazırlamış ve Anglikan Kilisesi aracılığıyla Osmanlı Devleti’nden cevap talep etmişti. Sorular cevaplandırılması için doğrudan Şeyhülislamlığa yönlendirildi.

Soruların Şeyhülislamlık makamına ulaştığı kesin tarih bilinmemekle birlikte, eldeki veriler 1918’in sonları ila 1919’un başlarını işaret etmektedir. Dönemin Şeyhülislâmı Haydarîzâde İbrâhim Efendi soruları İslâm’a yönelik hücumlara cevap vermek için kurulmuş bir üst kurul olan Darü’l-Hikmeti’l-İslâmiye’ye havale eder. O dönem kurumun azaları arasında Bediüzzaman Said Nursi, İzmirli İsmail Hakkı ve Elmalılı Hamdi Efendi gibi ulemadan meşhur zatlar bulunmaktadır.

Sorular sırasıyla;

1) İslâm dini nedir?

2) Bu din, düşünce ve hayata neler veriyor?

3) Zamanımızın çeşitli sıkıntılarını nasıl tedavi ediyor?

4) Dünyayı gerek daha iyi gerek daha kötü biçime çeviren siyasi ve manevi güçlere ne diyor?

şeklindedir.

Anglikan Kilisesi tarafından gönderilen mektupta sorulan sorulara detaylı cevaplar verilmesi özellikle istenmiş hatta cevaplardan oluşacak eserin otuz bin kelimeden oluşmasının istendiği dahi belirtmiştir.

Müslümanların Bolşevikliğe nasıl baktığı merak ediliyordu

Soruları hazırlayan kişi olan Arthur Bouthwood aynı konuyla ilgili ikinci mektubunda cevabın elli bin kelimeye kadar da çıkabileceğini iletirken üçüncü ve dördüncü sorular için daha detaylı açıklama talebinde bulunmuştur. Bu talep dönem itibariyle henüz kurulmuş olan Sovyet Rusya’nın siyasi cazibesi yahut Batı için “tehdidi” ile doğrudan ilintilidir. Bolşevik İhtilali sonrası Rusya’nın savaştan çekilmesi ve ardından güçlü emperyalizm karşıtı söylemiyle Batı dışı dünyayı etkilemesi, Cihan Harbi’nin yol açtığı yıkım ve hayal kırıklığı ortamında Batı’ya ve onun temsil ettiği değerlere alternatif oluşturuyor görünüyordu. Bu durum, savaştan galip çıkan devletler nezdinde ciddi bir endişe kaynağı haline gelmişti.

Sorular, yöneltildiği dönemde kamuoyunu fazlasıyla meşgul etmişti. Nitelikli bir eser ortaya koyulabilmesi için Darü’l-Hikmeti’l-İslâmiye tarafından ivedilikle bir çalışma başlatılmış ve bu kurumda yapılan altı toplantının gündemini söz konusu sorular oluşturmuştu.

İzmirli İsmail Hakkı’nın eseri kabul edildi

Darü’l-Hikmeti’l-İslâmîye’de ilk olarak bazı üyeler tarafından ayrı ayrı risâleler sunulması kararlaştırıldı. Sunulan risâleler arasında İzmirli İsmail Hakkı’nın eseri kabul edildi. Ancak diğer üyelerin çalışmaları da tamamen göz ardı edilmedi; belirli bölümlerde onlardan da yararlanıldı. Bu faaliyet için özel bir komisyon oluşturuldu ve son şekli verildikten sonra eser Şeyhülislamlığa sunuldu.

Gerek dönemin siyaseten karışık ortamı gerekse de yürütülen çalışmanın titizliği cevabın gecikmesine sebep oldu ve eser bir türlü basılamadı. Bu durum çeşitli yayın organlarında eleştiri konusu haline gelmişti. Örneğin Akbaba dergisinde bu durum kurgulanan “Kıyamet Ne Zaman Kopacak?” başlıklı mizahi bir diyalogla şu şekilde eleştirilmiştir:

Üsküdar Doğancılar'da İzmir'in işgalini protesto için toplanan halk (Mayıs 1919).

“Kıyamet ne zaman kopacak?”

Gazeteciler merak etmişler, ikide bir kıyameti koparıyorlar. Kâh bir kuyruklu yıldızı, kâh bir zelzeleyi, kâh bir fırtınayı kıyamet gününün hulûl ettiğine delil gibi gösteriyorlar.

Geçende bir gazete Çin’de tuğyanı “Çin’de kıyamet koptu!” diye yazıyordu. Bunu okuyanlardan biri dedi ki:

-Kimse merak etmesin, kıyametin ne zaman kopacağını ben biliyorum!

-Unkapanı Köprüsü’nün tamiri bitip Kısıklı Tramvay Hattı işlemeye başlar ve Diyanet İşleri Müdüriyeti Anglikan Kilisesi’nin suallerine cevabı ikmal ederse…

Diğeri sözünü kesti:

-Nafile, yorulma azizim daha kıyametin kopmasına çok yıllar var demek!..”

Sorulara resmi cevap 1923’te verilebilmişti

Konu bir müddet sonra TBMM hükümeti altında kurulan Şer’iye ve Evkaf Vekâletinin gündemine de taşındı. Vekil Abdullah Azmi Efendi eserin basılması hususunda kararlı bir tutum sergilemiş ve eserin gözden geçirilmesiyle neşrine karar verilmişti. İzmirli İsmail Hakkı Bey tarafından hazırlanıp Darü’l Hikmeti’l-İslâmiye azaları tarafından katkılar sağlanan eser Abdullah Azmi Efendi’nin yerine gelen Mehmed Vehbi Efendi zamanında nihayet el Cevabu’s-Sedid fi Beyân-i Dini’t-Tevhid ismi altında 1923 yılında Ankara Ali Şükrü Matbaası tarafından neşredildi. Bu durum Osmanlı ile Ankara Hükümeti arasındaki kesintisizliğin de bir işaretidir. Lozan sonrası değişen şartlarda her türden muhalefetin tasfiye edilmesi farklı meşru talepleri bastırmış, merkezi idarenin din ile araya koyduğu mesafe de Osmanlı geçmişiyle kopuşu vurgulayan bir resmi tarih kurgusunu doğurmuştur.

Anglikan Kilisesi’ne cevap literatürü

İzmirli İsmail Hakkı dışında Anglikan Kilisesi’nin sorularına cevap veren isimler arasında Abdülaziz Çaviş, el-Ecvibe Fi’l-İslâm ‘An Es’ileti’l-Ancilikiyye adlı eseriyle; Milaslı İsmail Hakkı, Hakîkat-ı İslâm adlı çalışmasıyla; Ahmed Rasim Avni (Hoca Rasim Efendi), Alemdar gazetesinde “Anglikan Encümen-i İlmiyyesine Cevap” başlığıyla tefrika edilen yazılarıyla; Eşref Efendizâde Şevketî ise Sa’y ve Sermaye Mücadelatının Dinen Suret-i Halli: İngiltere Kilisesinden Gelen Suallere Cevap adlı eseriyle öne çıkmıştır.

Dönemin Dârü’l-Hikmeti’l-İslâmiye üyelerinden Bediüzzaman Said Nursî ise konuyu doğrudan cevaplayanlar arasında yer almamış, fakat Mektubat ve Sözler adlı eserlerinde meseleye değinmiştir. Mektubat’ta neden cevap vermediğini ve hatta neden cevap verilmemesi gerektiğini açıklarken, Sözler’de aynı meseleyi ele almış ve İngilizleri doğrudan muhatap almaksızın, yıllar sonra da olsa, gerekli gördüğü cevapları kısaca vermiştir. Onun bu tavrı, soruların sorulmasının arkasındaki asıl niyeti sorgulaması bakımından dikkat çekici ve istisnaidir.

Kilisenin sorularına yazdığı cevapları kabul edilen İzmirli İsmail Hakkı Efendi

İslam düşüncesinin savunma hattında Osmanlı aydınları

Verilen cevapların tümü, soruların sorulduğu dönemin zihniyetini yansıttığından, bu cevabi eserleri kaleme alan ulema ve münevverlerin İslâm’ı savunurken hangi konuları öne çıkardıkları ya da arka planda bıraktıkları üzerinden Osmanlı’nın son dönemindeki Müslüman entelektüellerin zihin dünyası hakkında önemli ipuçları elde etmek mümkündür. Cevapların neredeyse tamamında ortak olan husus, İslâm’ın hak din olduğu ve yalnızca kendi çağlarına değil, tüm çağlara hitap ettiği iddiasının “hikmet-i teşri” ekseninde savunulmasıdır. Buna göre, İslâm’ın gerek ibadet gerek hukuk alanındaki kaide ve pratikleri, çağın -tamamının olmasa da-büyük bir kısmının gereklilikleriyle uyumludur. Bu anlayış çerçevesinde, İslâm’ın hükümleri hem toplumsal hem de bireysel düzeyde saadeti netice vermektedir.

Müelliflere göre İslâm, Batı’da bu konular üzerine yazanların iddia ettiği gibi çağın gerisinde kalmış ve ilerlemenin önünde engel teşkil eden bir din değildir. Aksine İslâm, doğru anlaşılıp uygulandığında, gelişmeyi ve ilerlemeyi teşvik eder. Dönemin matbuatında da görüldüğü üzere, İslâm’ın çağdaş dünya ile uyumlu yönleri vurgulanmış, Kur’ân-ı Kerim ve Sünnet’teki “uyum” temalı ayet ve hadislere sıkça referans verilmiştir. Ayrıca, sonraki dönem İslâmcı yazarların eserlerinde sıkça rastlanan “Batı medeniyetinin başarısının arkasında Müslümanların olduğu” söyleminin ilk örneklerine de bu dönemde rastlanır. Özellikle Yunan klasiklerinin tercümeleri ve Endülüs üzerinden gerçekleşen bilgi aktarımı, bu görüşü desteklemek amacıyla öne sürülmüştür.

Sorular bir tahakküm aracı olarak kullanılmış

Soruların sorulduğu dönemin atmosferi göz önünde bulundurulduğunda, Anglikan Kilisesi’nin mezkûr soruları yöneltmekteki amacının yalnızca İslâm hakkında yetkili bir makamdan bilgi almak olmadığı açıktır. Aksine, bu sorular bir tahakküm aracı olarak kullanılmış ve savaş meydanında kazanılan zaferin ardından, düşünce sahasında da üstün gelindiğinin ilanı niteliğinde olmuştur. Yaklaşık yüz yıl sonra meseleye tekrar bakıldığında, bu durum çok daha belirgin bir şekilde görülmektedir. Cevabi eserlerin çoğu ise -doğal olarak-meseleye bu soğukkanlılıkla yaklaşmamış, dönemin hâkim refleksleri doğrultusunda İslâm’ı müdafaa etmek amacıyla kaleme alınmıştır. Bu çabaların tümü elbette takdire şayandır. Ancak, yaklaşık bir asır sonra bize düşen görev, sadece bu gayretleri takdir etmekle kalmayıp, aynı zamanda soğukkanlı bir yaklaşımla hem soru soranların hem de cesurca cevap verenlerin zihin dünyasını anlamaya çalışmak ve meseleyi bir adım daha derinleştirebilmektir.



#Tarih
#İşgal
#İngiltere
#Osmanlı