Yüzyıllar önce… İstanbul'da Muhteşem Kanuni Sultan Süleyman padişah iken… Osmanlı sarayında nazenin ve zarif bir kız yaşardı. Adı Mihrümah idi. Mihrümah “Güneş ve Ay” demekti. Kızının bir yanağı güneş, bir yanağı dolunay kadar güzel olsun diye bu adı koymuştu Sultan Süleyman. Mihrümah iki kıtayı birleştiren şehirde, güneş ve ay gibi parlayan bir güzellik kazanarak büyüdü. Şehrin kendisi kadar güzel bir hanımefendi oldu. Sonra ünlü mimar Sinan Usta'dan kendisi için bir külliye (cami, kütüphane, hamam, aşevi, hastane, sebil, çeşme vd.) yapmasını istedi. “Yerini sen seç!” demişti ona. Sinan Usta, Asya kıtasının Avrupa'ya bakan son noktasında, Boğaziçi'nin en güzel yerinde, Üsküdar'da bir yamacı seçti bunun için. Bütün masraflarını Mihrümah'ın ödediği zarif bir külliye kurdu. Mihrümah kadar zarif olmuştu külliye. Üsküdar sahilinde insanlar birikmeye başladı o günden sonra. Kimisi ibadet, kimisi tedavi, kimisi karnının doyurmak, kimisi bilgi edinmek için geliyordu Mihrümah külliyesine… Yıllar akıp geçerken Mihrümah yeniden para biriktirdi ve Sinan ustadan ikinci bir külliye daha yapmasını istedi. Bu sefer yerini şehrin Avrupa yakasında seçti Sinan. Yine Mihrümah'a yakışacak güzellik ve zarafette bir külliye kurdu. İki yapı kompleksi arasında önceleri kimse bir bağ kuramadı. Oysa mimar iki külliyeyi Asya ve Avrupa'nın en tılsımlı iki noktasına kurmuştu. Nisan ve mayıs aylarında, Asya'daki Mihrimah Camii'nin iki minaresi arasından ay doğarken, Avrupa'daki Mihrimah Camii'nin kubbesin üstünden güneş batıyor ve sabahleyin birinden güneş doğarken, diğerinden ay batıyordu… Mihrümah, “Güneş ve Ay” demekti.
İstanbul, bakmasını bilince, içinde bunun gibi sayısız sihirler görülebilen şehirdir. Orada çok zaman yaşamış ve yaşadıkça birçok semtlerini sevmiş insanlar yaşları ilerledikçe öğrendikleriyle o kadar dolarlar ki sonunda bu şehrin, sonu gelmez güzellikleri olduğuna inanırlar. Her kıyısından ve her tepesinden; her çığlığından ve her sesinden şehre yayılan bir güzellik vardır orada. Her mevsiminde, kıştan ve yazdan; her iklimde, sıcaktan ve ayazdan… Sabah olsa, akşam gelse… Güneş, gurûbu kaplayan portakal sarısına döndüğünde.. Bu şehirde -eğer istenirse- zamanlar ve mekanlar daima sevgiliye ulaşır.
İstanbul destan olur bazen ve bazen aşk. Akışkan tarihin epik ve lirik sayfaları yan yana okunur semtlerinde... Bizans zamanında surlar şehri, Osmanlı'da şerefli kubbeler şehridir.. Sonra çınarlar, serviler, duruşlar ve akışlar; sular, seller gibi duygular ve bakışlar şehri…
İstanbul'da her çağa gülümseyen bir insan yaşar ve orada gülümser insana her bir çağ. Bizantion ve Nova Roma; krallar ve kraliçeler çağı… Stin-polin ve Stamboul; Rumların ve Frankların çağa biçtikleri ad. Türk gülümsemesinde üç dine ortak bakan bir “İstanbul”. Lale Devri'nden çok eski bir şairin ifadesiyle “sokaklarında bilgelik satılan, tezgahlarında marifet dokunan” kent.İstanbul'un sokaklarında dolaşanlar masallarının kırkıncı kapısından geçebilirler. Boğaziçi'nin iki yakasında hâlâ bir şehir var ise eğer, orada dinleri ve medeniyetleri buluşturan bir gülümseme daima sizi beklemektedir. Çünkü İstanbul, yine aynı şairin dizesindeki gibi “iki denizin eşi bulunmaz incisi”, iki kıtanın kucaklaştığı müstesna kenttir.






