
Kış mevsimi hem dünya hem de Türk edebiyatında pek çok roman, hikaye ve öyküde öne çıkar. En çok da kışın hüküm sürdüğü ülkelerin edebiyatında. Ünlü yazarların eserlerinde yer alan kışın izini yazar ve eleştirmen Necip Tosun sürdü.
Roman ve öykülerde kış; ya masalsı görünüm ve romantik yaklaşımla ya da baş edilemez doğa koşulları olarak çizilir. Diğer yandan yoksulluk, çaresizlik vurgularında dışarıda kalmanın zorlukları olarak soğuk, ayaz öne çıkarılır. Hikâye ve masal anlatma da her nasılsa soğuk, uzun kış gecelerinin bir eylemidir. Batı’daki noel anlatıları kaçınılmaz olarak kış görüntüleriyle var olur. Charles Dickens’in Bir Noel Şarkısı bu tip metinlerin en ünlüsüdür. Bizdeki kış anlatıları daha çok kışın acımasız geçtiği, ulaşımı engellediği Doğu bölgemizdeki şehirlerde geçer.
Dünya edebiyatında kış dendiğinde soğuk geçen kış mevsimlerine sahip ülke edebiyatçılarının eserlerinde kış daha yoğun olarak yer alır. Bunların başında da elbette Rusya gelir. Rus edebiyatında kış, pek çok edebiyat eserinin olmazsa olmazıdır. Gogol’un, Çehov’un, Tolstoy’un, Dostoyevski’nin, Pasternak’ın eserlerinde Rus şehirlerinin soğuk, dondurucu kış geceleri sıklıkla karşımıza çıkar. Rus yazarlarının çoğu, yoksul, çaresizlik içindeki kahramanlarını soğuk, karlı Petersburg sokaklarında dolaştırırlar.
Boris Pasternak, Doktor Jivago’da Rusya’da 1917 devrimi öncesi ve sonrasındaki insanlık hâllerini anlatır. Devrim esnasında sağa sola savrulan insanlar, umutlar, düş kırıklıkları… Ama öne çıkan hep “karlı Moskova” görüntüleri, trenler, istasyonlar, bozkır olur. Roman her hâliyle bir şair elinden çıktığını belli eder. Romanda baştan sona kışın eşsiz görüntüsü vardır: “Camın ardında ne yol ne mezarlık ne de bahçe vardı. Dışarda fırtına kopuyor, havada karlar uçuşuyordu.” Her yer kardır: “Kar yığınlarının arasından açılmış dar yolda ilerlemeye başladı, oraya gidiyordu. Dolunay her tarafı aydınlatmıştı. Gece nöbetçilerinin durdukları yerleri gayet iyi biliyordu, kolayca atlattı onları. Ama bembeyaz buz kaplı üvez ağacının oradaki düzlüğe geldiğinde nöbetçilerden biri arkasından seslendi. Kızakla arkasından geliyordu.”
Tolstoy, Kazaklar romanında sosyete, şehir hayatından bıkan kahramanın doğal, saf hayata yönelişini işler. Bitkiler, hayvanlar ve doğal hayat içerisinde bir cennet arayışını yansıtır. Kızaklarla yapılan yolculuklar, sert doğa koşulları… Çevrede vahşi, kaba, savaşı çağrıştıran sert, ama buna rağmen olağanüstü bir güzellik vardır. Kahraman devamlı sözü edilen o karlı tepeleri görmek için sabırsızlanmaktadır. Kahraman karlı dağlara bakarken, bunun yorumlarını yapar: “Ancak bütün çabasına rağmen, bu gördüğü beyazlıklarda kendisine o kadar çok anlatılan, pek çok kitaptan tanıdığı bu dağlarda hiçbir olağanüstü güzellik bulamadı. O zaman, bulutlarla dağların tepelerinin görüntüsü arasında hiçbir fark olmadığını, sürekli anlatılan o karlı dağların güzelliğinin de tıpkı Bach’ın müziği gibi, bir kadına karşı duyulan büyük aşk gibi bir yalan olduğunu düşündü; o, ne Bach’ın müziğine ne de aşka inanmıyordu.”
Gogol’un neredeyse adıyla özdeşleşen öyküsü “Palto”da, Petersburg’un soğuğundan korunmak için Palto alan ama bu hayatına mal olan Akaki Akakiyeviç’in trajik hayatı anlatılır. Petersburg’un en büyük özelliği soğuğu, ayazıdır: “Yılda dört yüz ruble kadar gelir elde eden herkesin mücadele etmek zorunda kaldığı amansız bir düşman vardır Petersburg’da. Söz konusu düşman, her ne kadar insan sağlığına iyi geldiği söylense de, bizim ünlü Kuzey ayazından başka bir şey değildir. Sabah dokuzda, yani tam da yürüyerek işlerine gitmeye çalışan insanların caddeleri doldurduğu saatte ayaz, herhangi bir ayrım yapmadan hepsinin burunlarına keskin ve iğneli fiskeler indirmeye başlar, zavallı memurlar burunlarını nereye sokacaklarını şaşırırlardı.”
Akaki Akakiyeviç bir gün binbir güçlükle yeni bir palto alır. Soğuk bir gece sokakta dolaşırken, meydanda birkaç serseri tarafından paltosu alınır. Emniyete, çeşitli yerlere başvursa da paltosunu bulamaz. Polis neredeyse onu suçlu duruma düşürür. Son bir umutla gittiği ‘önemli kişi’ tarafından sert bir şekilde azarlanıp eve döner ve bir daha kalkamaz. Yolda üşütmüş ve ateşi çıkmıştır. “Palto”, soğuk ve kış dendiğinde ilk akla gelen öykülerden biridir.
Kafka’nın “Bir Köy Hekimi” öyküsü de unutulmaz kış öykülerinden biridir. Köy hekimi hastasına ulaşmak istemekte ama kış şartları onu zorlamaktadır. Atı soğuktan ölmüştür. Diğer tarafta ise yardım etmek istediği hastası vardır: “Ne yapacağım konusunda tümüyle karasız kalmış haldeyim. Hemen yola koyulmam gerekiyordu; on mil ötedeki köyde ulaşmam gereken bir hasta, onunla aramdaki mesafeyi dolduran bir tipi vardı. Tekerlekleri büyük, ağır olmayan, tam bu köy yollarına göre bir arabam vardı; elime çantamı almış, yola çıkmaya hazırlanmış, avluda dikiliyorum fakat arabaya koşulacak at ortada yoktu, at yoktu! Benim atım birkaç gün önce buz gibi kışa daha fazla dayanamayıp nalları dikmişti…” Kar çölünde hastasına doğru arabasını koşturan hekim…
İÇİMDE YENİLMEZ BİR YAZ VARDIR
John Fante’nin, ilk romanı Bahara Kadar Bekle, Bandini kış mevsimini odağa alan bir eserdir. Kışın soğuk günlerinde ailenin yaşadığı sıkıntılar, acılar, savrulmalar işlenir. Roman şöyle başlar: “Derin kar tabakasını tekmeleye tekmeleye ilerliyordu. Bezgindi. Adı Svevo Bandini’ydi ve sokağın iki blok aşağısında oturuyordu. Üşümüştü, ayakkabılarının altı delikti.” Kış öyle bir gelir ki aileyi adeta dağıtır. Baba duvarcılık yaptığı için soğuk iş günlerinde işsiz kalmıştır. Duvarcı ustasıdır ve kar, tuğlaların arasına sürdüğü harcın donması demektir. Aile açlığa ve soğuğa karşı direnir. Harikulade bir nesne olmasına rağmen kar aileyi sürekli tehdit eder.
Isabel Allende, Kış Ortasında romanına Albert Camus’nün “Kış ortasında sonunda anladım ki içimde yenilmez bir yaz varmış.” alıntısıyla girer. Bu biraz da romanın özeti gibidir. Hayatlarında kışı yaşayanların ancak içlerindeki yazı keşfederek var olabilecekleri romanda işlenir. Kış romanda hem gerçek anlamıyla hem de sembolik anlamıyla işlenir.
Ali Smith, Kış romanında ömrün kışını gözler önüne serer. Allende’nin romanı gibi o da romanını özetleyen alıntı ile girer: “Ne de öfkeli kışın hiddeti.” (William Shakespeare) Noel döneminde başlayan roman simgesel kış yanında mekân olarak da kışın geçer.
Karl Ove Knausgaard, Kış adlı romanında kış mevsimine düşsel bir yolculuk yapar. Romandaki özellikle “Kış Sesleri” başlıklı bölüm kışın ruhunu anlamada derinlikli bir metindir: “Beyaz renk yokluğudur öyleyse ses dünyasının beyazı sessizlik olmalıdır. Karlarla örtülü orman kararmaya duran göğün altında kımıltısız dururken büsbütün sakindir.”
Kış dendiğinde ilk akla gelecek isimlerden biri Wolfgang Borchert’tir. Kar âdeta onun öykülerdi ritmik bir ögedir. Soğuk, buz, ayazlı geceler onun öyküsünü yasladığı atmosferdir. Borchert’in öyküleri neredeyse soluk soluğadır; akıcı, yaralayıcı ve irkiltici. Örneğin “Kedi Donmuş Karda” öyküsünde, doğayı (kar) ritmik bir unsur olarak kullanır: “Köy mü, o yanıyordu. Adamlar kundaklamışlardı. Çünkü askerdi adamlar. Savaş vardı da. Ve kar adamların kabaralı postalları altında feryat ediyordu. Çirkin çirkin feryat ediyordu kar.”
Wolfgang Borchert, kışı öykülerinin merkezine alır. “Kucak Kucak Kar” adlı öyküsü onun en iyi ki öykülerinden biridir: “Karlar sarkıyordu dallardan. Makinalı tüfek nişancısı şarkı söylüyordu. Bir Rus ormanında hayli ileri bir noktada nöbet bekliyordu. Noel şarkıları söylüyordu, oysa Şubatın başı olmuştu artık. Ama metrelerce kar vardı da. Kara gövdeler arasında kar. Karayeşil dallarda kar. Dallara asılı kalmış, çalılıklara savrulmuş, pamuk pamuk ve kara gövdelere kaskatı yapışmış. Kucak kucak kar. Ve makinalı tüfek nişancısı artık Şubat başı olmasına rağmen Noel şarkıları söylüyordu.” “Saz Benizli Kardeşim” öyküsü bembeyaz karlar içinde yatan gencecik asker ölüsüne yazılmış bir ağıttır.
Kış öyküleri dendiğinde O. Henry’nin iki öyküsünü anmak lazım. “Müneccimlerin Hediyesi”nde ölümsüz aşk anlatılır. Birbirlerine yılbaşı armağanı almak isteyen eşlerden, erkek karısına saatini satarak tarak alırken kadında kocasına saçını kestirip satarak saat zinciri alır. Böylece her iki hediye de anlamsızlaşır. “Polis ve İlahi” öyküsünde, kışı sıcak bir hapishanede geçirmek isteyen, işsiz, mutsuz kahraman ne yapsa da kendini hapishaneye attırmayı beceremez. Bu arada yeniden hayata ilişkin umut doğar içinde. Yarın iş bulacak, hayata yeniden sarılacaktır. Tam bu düşünceler içindeyken yanına bir polis gelir ve onu tutuklayarak hapishaneye göndertir.
Kışı öykülerinde mekân yapan öykücülerden bir başkası da Jack London’dur. London özellikle dondurucu kutup bölgelerindeki hayatta kalma mücadelelerini gündeme getirdi. Kar sessizliğinin, dondurucu iklimin hangi hayatları kararttığını öyküledi. Kurtlar, ren geyikleri, köpekler içinde insanın yaşama hırsını ustalıkla anlattı. Onun eserlerinde yaşanan hayat vahşi ve acımasızdır. Dinmek bilmeyen fırtınanın ortasında yiyecek ve sudan mahrum insanların canavarlaşmasını hikâye etti.
“Beyaz Sessizlik”te, açlık yüzünden köpeklerini yemek, birbirlerini ölüme terk etmek zorunda kalan Kızılderililerin insanlık dışı çaresizlikleri anlatılır. Öykünün laitmotifi olan beyaz sessizlik, aslında bütün ibreleriyle ölümü göstermektedir: “Esrarlı bir hareketsizlik vardı; buz kaplı ormanda tek bir soluk bile yoktu; dış âlemin soğuğu ve sessizliği doğanın kalbini dondurmuş, titreyen dudaklarını kıpırtısız bırakmıştı.”
“Ateş Yakmak” öyküsünde; eksi elli derecede, dağda, ormanlar içinde yolculuk yapan ama soğuk karşısında donmamak için direnen kahramanın hikâyesi anlatılır. Öyküde insanın yaşamını sürdürmek, var olmak için köpeğini öldürmek de dahil nasıl her şeyi deneyebileceği anlatılırken, aslında insanın ne kadar zaaflar içinde zavallı bir varlık olduğu vurgulanır. Ateş yaksa hayatta kalabilecektir ama onu bile beceremeyecektir. Sonunda uykuya, ölüme teslim olur. Öyküde aslında özne bizzat soğuğun kendisidir. Okur; soğuğun kendine has bir ritmi, etkisi ve kişiliği olduğunu fark eder. Adım adım, kahramanı sarar ve kollarına alarak ölümüne uyutur. Adam donmuş parmaklarıyla, kibriti yakamaz ve soğuğa bütünüyle kendini teslim eder.
TÜRK ROMAN VE ÖYKÜLERİNDE KIŞ
Türk edebiyatında da kışı merkeze alan pek çok öyküden ve romandan söz etmek mümkündür. Halit Ziya Uşaklıgil’in “Onu Beklerken” emsalsiz bir kış öyküsüdür. Öyküde Afrika’nın kışsız, soğuksuz bir yurdundan İstanbul’a gelen ve hiç kar görmemiş Afrikalı genç kızın karın büyüsü altında donarak ölümü anlatılır. Genç kız bir gece yatağında üşüyerek uyanır. Gece titreyerek yatağından doğrulur. Yalının damına çıkar. Giderek daha çok üşümeye başlar. Zangır zangır titrerken çeneleri çarpar, dişleri birbirine vurur. Bu arada kar yağmaya başlar. Genç kız hayranlıkla karın yağışını seyretmektedir. İlk kez olarak böyle dökülüşünü gördüğü kar onu büyülemiştir: “Beyaz bulut parçaları artık kasırgalar yaparak, döne döne savrularak, iri iri, lapa lapa dökülüyor, yavaş yavaş bu güneş ülkesinin kızını da örtüyordu. Ay gittikçe daha donuk lekesinin altında daha az belli oluyordu. Sanki o da parça parça dökülüyor, o da gece dostunu karlarla birlikte örtmek istiyordu...” Sabahleyin damda onun donmuş bir vaziyette karla iç içe cesedini bulurlar.
Reşat Nuri Güntekin “Salgın” adlı uzun öyküsünde ismi Karlı Köyü olan köyde bir başka kış masalı anlatır. Öyküde bürokrasinin işleyişi üzerinden, köyde çıkan bir hastalık karşısında insanların, doktorların, bürokrasinin aldığı tavrı gündeme getirilir. Cumhuriyetin ilk yıllarında, bir dağ köyünde başlayan salgın karşısında bürokrasinin aldırmaz tutumu eleştirilir.
Karlı Köyü ilkokul öğretmeni Cevdet Bey köyünde bulaşıcı bir hastalık olduğunu amirlerine haber verir. Ama yetkililer bunu ciddiye almaz, geçiştirir. Öğretmen buradan bir sonuç alamayınca daha sonra yüksek makama, kaymakamlığa bu salgın olayını bir mektupla iletir. Kaymakam tecrübeli bir yönetici olduğu için harekete geçer ve köye bir doktor gönderir. Zaten hasta olan doktor kış da geldiği için bu dağ köyüne çıkamaz. Sağlık müdürü durumu araştırır o da köye gidemez. Çünkü kış geldiğinde aylarca köyün merkezle iletişimi kesilir.
Necip Fazıl “Sırtlan” öyküsünde mezarlıkta ölülere saldıran bir sırtlanın hikâyesini anlatırken olayı esrarengiz bir kış gecesine yerleştirir: “İç Anadolu’da atla seyahat ediyordum. O gün diz boyunca yağan kar, yolumu o kadar güçleştirmişti ki, varacağım konağın henüz yarı yoluna erişmeden, bir deniz gibi dümdüz ovada geceyle karşılaştım.”
Sabahattin Ali’nin çamaşırcı kadının soğuk ve açlıktan ölen çocuğunun anlatıldığı “Isıtmak İçin”, en etkileyici kış öykülerinden biridir. Soğuk, yanan sobanın gürültüsü atmosferinde ilerleyen öykü, evini ısıtacak kadar odun, kömür alamayan yoksulların dünyasına eğilir. Evinde “donuyorum!” diyen çocuğunu ısıtmak için son bir gayretle didinen anne başarılı olamaz ve çocuğunu soğuktan kaybeder.
Erdal Öz’ün “Havada Kar Sesi Var” iz bırakıcı kış öykülerden. Öyküde “körpecik dalların kesilip kırıldığı, gencecik canların vurulup asıldığı kargaşada” bir kış günü oğlunu bekleyen annenin dramı anlatılır. Bir anne evde kaçak oğlu için çorap örmektedir: “Kadın, elindeki örgüyü bırakıp sedirden kalktı, pencereye gitti, perdeyi aralayıp dışarıya baktı. Başının cama vuran gölgesinde dışarı apaydınlıktı, gündüz gibiydi. Ne güzel için için yağıyordu kar.”
Ahmet Kekeç’in, Son İyi Şeyler’deki kış fotoğrafı unutulur gibi değildir: “Dün annemin mezarına gittim. kar yağıyordu. bakımsız üç-beş ağaç, görüntüyle örtüşen beyaz taşlar, büyük bir ıssızlık sonra... karlar altındaki kabarmış toprağa, anneme, annemin dokunulmamış varlığına ağladım. sonra bir tansık gerçekleşir umuduyla baktım yerdeki kabarık toprağa. kar saçlarıma, kirpiklerime doluşurken kalktım, yürüdüm.”
ORHAN PAMUK’UN KAR ROMANI
Orhan Pamuk’un Kars’ta geçen ve Türkiye’nin yakın dönem politik olaylarını ele alan Kar bir yandan da Türk edebiyatının öne çıkan kış romanlarından biri. Almanya’da sürgünde olan şair Ka, kadın intiharlarını araştırmak için Kars’a gelir. Kars’ı tanımaya çalışan şair, durmaksızın yağan kar eşliğinde sokak sokak şehri gezer, insanlarını, şehri tanır. Bu arada şehirde kardan mahzur kalmış bir gezgin tiyatro topluluğunu tanırız. Romandaki otelin adı da semboliktir: Karplas Otel. Kar dolayısıyla kış, yazarın elinde düşsel, masalsı bir atmosfer yaratmanın bir aracıdır. Aşk ve siyasi çatışmalar bu atmosfer içinde kurgulanır. Kahramanın kar şiiri yazma arzusu kışa bakışın bir başka yansıması olur. Romanda şehrin ruhu, merkezden uzak oluşu, yoksulluğu, yaşanan açmazlar kar simgesinin şiirsel, masalsı havası içinde verilir.
Bütün roman kar altında geçer. Zaman zaman bir nesne olarak bazen de imgesel anlamıyla kullanılır. Kar bir laitmotif olarak kullanılırken, sert doğa koşulları yanında her şeyi örten bir yanı da vardır. Kar bir anlamda acımasızlığı ve yabaniliği de vurgular. Hatta giderek medeniyetten kopukluğu: “Yolcular arasında tanıdık yüzler gördü ama kar altında bu kişilerin kim olduklarını çıkaramadı.”; “Cumhuriyet Oteli’nin de nerede olduğunu çıkaramadı. Karın altında her şey silinmiş, kaybolmuş gibiydi.” Bir başka yerde de şöyle denir: “Yoksullaşıp soluklaşan Kars ve lokanta gibi, hatıraları da kar altında silinmiş gibiydi.” O müphem yargı her yerde karşımıza çıkar: “Yol işaretleri kar tuttuğu için okunmuyordu.”
Kahraman Kars’a gelmeden hafızasındaki kar imgesinin değiştiğini görür: “Kar şehrin kirinin, çamurunun ve karanlığının, örtülerek unutulduğu bir saflık duygusu uyandırırdı hep onda ama Ka Kars’ta geçirdiği ilk gün kar ile ilgili bu masumiyet duygusunu kaybetti. Burada kar yorucu, bıktırıcı, yıldırıcı bir şeydi.” Burada kar ona başka şeyler düşündürür. Yoksulluk, çıkışsızlık ve güvensizlik: “Çocukluğunda, Nişantaşı’ndaki güvenli evlerinin penceresinden ona bir masalın parçasıymış gibi gelen karlı sokak görüntüleri şimdi yıllardır hayallerini içinde son bir sığınak olarak taşıdığı bir orta sınıf hayatının ve hayal bile etmek istemediği sonu umutsuz bir yoksulluğun başlangıcı gibi gözüküyordu.”
HAKKARİ’DE DÖRT MEVSİM
Ferit Edgü’nün O/Hakkâri’de Bir Mevsim’inde köy gerçekliği ile aydın-yazar karşı karşıya gelir. Roman, hantal ve despot bürokrasiyi, kıyıcı toplumsal düzeni, her yere ulaşamayan bürokrasinin elini ve dağ kanunlarını eleştirir. Hakkâri’de Bir Mevsim büyülü bir şark masalıdır. Sadece ülkemizde yaşanabilecek, buraya ait tipik bir kış masalı. Romanın mekânı bir dağın eteklerinde kurulmuş Hakkâri’nin bir köyüdür. Her yer karlarla kaplı: bembeyaz. İnsanlar sırtlarını dağa vermişler bir ölüm sessizliğini yaşıyorlar. Havada sadece bir rüzgâr, tipi uğultusu. Elinde çantası bir yabancı köye giriyor. Köy halkı ona garip garip bakıyor. Sanki kendi talihsiz kaderlerini yaşamaya gelen bu yabancıya acıyorlar. Çünkü acı onların hayatlarının bir parçası. Burada kar durmaksızın insanların üstüne yağar. Bembeyaz dağlar, bütün görkemiyle gökyüzüne yükselir. Burada insanların hayalleri bile dağların arkasına ulaşamaz. Hayaller, dağların eteklerinde takılır kalır. Denizlere, güneşlere ulaşamaz burada hayaller. Ve elleri koynunda, pasaklı, sevimli, çaresiz çocukların üstüne durmaksızın kar yağar. Burada hayatın anlamı, dağlara katlanmanın sırrını bulmaktan geçer.
Eğer küresel ısınma ve doğaya acımasızlığımız nedeniyle kışı/karı kaybetmezsek kış roman ve öykülerimizin vazgeçilmez mekânı/mevsimi, atmosfer yaratmadaki en büyük imkânı olmaya devam edecek.














