Yazar, şair deyince biz de akla hemen cezaevi gelir. Cezaevinden büyük edebiyatçılar çıkarmış bir ülkeyiz. Aynı zamanda büyük yazarları cezaevine sokmuş bir ülke.Bu hafta cezaevi görmüş yazarlarımızın kapısını çaldık. Hem anılarını getirdik hem de selamlarını.
Türkiye'de yazarlar ve cezaevleri birlikte anılır her zaman. Bu alanda oldukça zengin bir yazınsal birikime sahibiz. Namık Kemal'den bu yana cezaevleri büyük edebi eserlerin üretildiği yerler oldu. Yazarlar topluma hep içeriden bakmak zorunda kaldı. Nazım Hikmet en güzel şiirlerini cezaevinden yazdı. Necip Fazıl, Avrupa'daki sanat ansiklopedilerine "Hapis hayatı tahsil hayatından fazla olan mütefekkir" olarak kaydedildi. Türk edebiyatının kilometre taşlarından biri olan Tatar Ramazan, dillere destan Sinop Cezaevi'nde çıktı Kerim Korcan'ın kaleminden. Kemal Tahir'den, Orhan Kemal'e bir dönemin büyük edebiyatçıları mahpus damlarının rahle-i tedrisinden geçti. Enver Gökçe, Ahmet Arif, Can Yücel, Nihat Behram, Sevgi Soysal, Nevzat Çelik, Sezai Sarıoğlu... Adları saymakla bitmez nice şair, maltalara, voltalara, görüş günlerine kafiye düzdü. Bu hafta sırtı ranza görmüş, ayağı avlu arşınlamış yazarlara uğradık. Hem Türkiye'yi konuştuk hem de cezaevlerini.
Yazmak ve cezaevi denilince ilk akla gelenlerden biri hiç şüphesiz Çetin Altan'dır. Cumhuriyet döneminin yaşayan en üretken yazarı olan Çetin Altan hakkında şimdiye kadar 300'ün üzerinde dava açıldı. Sürekli soruşturmaya uğramaktan, cezaevine girmekten sıkılmış olacak ki, hayatını yazıya ihanet etmemeye adayan Altan, kalemini özgürleştirmek için meclise bile girdi. Ama cezaevleri yine de yakasını bırakmadı. Çetin Altan'la tarihten, felsefeden, bilimden, köylülükten, mesleksizlikten, hamasetten konuştuk. Daha doğrusu o konuştu biz dinledik. Cezaevlerinden pek bahsetmek istemedi. Yalnızca Nazım'ın "Bugün beni güneşe çıkardılar" dizelerini bizzat yaşadığını anlattı. Bir de hala hapisane şiirleri antolojisi yapılmamış olmasından yakındı. Ama arşivinden öyle bir belge çıkardı ki, şimdiye kadar gün yüzüne çıkmayan bu sararmış kağıt, vefalı bir dostluğu anlatıyor.
Bu belge Necip Fazıl Kısakürek'in 1960 senesinin Aralık ayında Üsküdar Toptaşı Cezaevi'nden yazdığı bir mektup. Büyük Şair, eski dostunu görüşüne çağırıyor.
Çetin,
Hürriyet isimli bir yazını okudum. Arada ruhuna nurani manalar inebiliyor. Böyle söylediğim için kusuruma bakma. Beni ve sana karşı fikirlerimi bilirsin. Beni sorma zindandayım. Bu kadarı kafi değil mi? Bir gün beni görmeye gelecek kadar maziden mana ve hatıra taşıyorsan gel. Sana haktan gerçek selamet ve saadet dua ederim.
Necip Fazıl
Toptaşı Cezaevi Üsküdar
Oral Çalışlar yedi yıla yakın cezaevinde kaldı. Bu sürede iki kitap yazdı. O da içeride yazmanın bazı avantajları olduğunu düşünenlerden. Ona göre, içerideki insan, dışarıdayken hissedemeyeceği bir duyarlılık kazanıyor. Çalışlar, yine de içeriden yazmanın çok da hoş bir şey olmadığını söylemeden edemiyor. Cezaeinde yazmakla ilgili şunları anlatıyor:
“Cezaevinde dışarıda olduğundan daha fazla okuma ve araştırma olanağı bulabiliyorsunuz. Ancak bazen de kitap, defter ve kalem bile bulamadığım oldu. Cezaevindeki yazma faaliyetinin en önemli boyutlarından birisi mektuplar. Onlarca yüzlerce mektup yazıyorsunuz. Bu mektupların edebi, siyasi değerleri var. Yazdığım mektupların bir kısmını daha sonra yakınlarımdan aldım. Acaba bunları da yayınlasam mı diye elden geçirip duruyorum.”
Edebiyata cezaevi yetmez
“İnsan içeride duygularını yoğun yaşama imkanı bulur. Ama duyguların sereserpe yaşanması cezaevinde yazma işini ille de edebiyata götürmez. Yazarların içeri girmeleri sadece yazdıklarına değil, üsluplarına da yansıdı. Ama sırf bu nedenle de bir hapisane edebiyatından söz edilemez. Benim yazdıklarımda olduğu gibi hapisaneleri biliyor olmak yazıya sadece otobiyografik bir özellik verir. Yazdıklarınız bunun ötesine geçip bir eser özelliği kazanmıyorsa bu hapisanede olmanın yarattığı avantajları kullanmamak olur. “
Sarıoğlu başka mapusane şairlerinin dizeleriyle bezeyerek anlattı kendi cezaevini.
Aleyhistan'da yeni bir lehçe
“Hapisaneler “biz” bilinci ile “ben” bilinci arasında yirmi dört ayar edebiyat kıymetinde yeni bir estetik denge sağlar. Edebiyat orada “yeni bir hayatın acemileri” olarak da biçimlenir. Her düşten çırak çıkmak hapisanelerde yazmanın da olanağıdır. Onlar “Kuş yemi gibi yalnızdırlar” İçeride yazmak Turgut Uyar'ın söylediği gibi “Çıkmazın güzelliğiyle” okunabilir. Şair “Umutsuzluğumuz da insan kalmak içindi” dizelerini bilir. Marifet bu kuşatmanın içinde Can Yücel'in “Aleyhistan'da yeni bir lehçe olmak” diye tarif etiği şeydir. “
Şair-Yazar Mustafa İslamoğlu yazıları nedeniyle 1 yılını cezaevinde geçirmek zorunda kaldı. İçeride de yazma suçunu işlemeye devam etti. Kendi deyişiyle cezaevine suç aletiyle girdi. Ancak içeride yazmak hiç de kolay bir iş olmamış İslamoğlu için. Bu zorluk üretme sıkıntısından kaynaklanmıyor. Aksine insanın içeride çok daha özgür yazabildiğini söylüyor İslamoğlu. Onu zorlayan cezaevinin fiziki koşulları olmuş. Onlarca kişiyle aynı koğuşu paylaşan yazar, yazılarını kaleme almak için meyve kasalarından çatılmış bir masayı kullanmak zorunda kalmış, onu da binbir zorluka temin edilebilmiş.
Yazmayı ciddiye aldım
Tutuklandığı 95 yılını “silahların daktilonun yanına konduğu bir dönem” diye tarif eden İslamoğlu, o yılları şöyle anlatıyor:
“Kolluk güçlerinin evlere girip kitapları, daktiloyu toplayıp başka yerlerden ele geçirdiği silahların yanına dizdiği günlerdi. Bu haberleri izleyen bir çocuk okumaya yazmaya yönelik olumlu şeyler düşünebilir mi? Okumayan bir nesil peydahladılar. Eğer yazıyorsanız, yazmayı başınızı belaya sokacak kadar ciddiye alıyorsanız, böyle birini yazıdan ayırabilir misiniz? İçeride de yazdım. Hem de daha özgür yazdım. Çünkü gariptir insan talep ettiği özgürlüğü içeride farklı bir biçimde bulur. Çünkü yazdığınız için cezaevine girmişsiniz. Peki içeriden daha içerisi var mı?
Jandarmayla yazı yolladım
Benim dönemimde cezaevinden yazmak yasaktı. Yasağı, bizzat uygulayan jandarmalarla deldim. Demek ki bu saçma yasaklar onu uygulamak zorunda kalanların bile vicadanına sığmamış ki onlar aracılığıyla yazılarımı ulaştırdım. Zaten o kadar çok yazı yazıyordum ki, bildikleri halde takip etmeleri kolay değildi. Cezaevi bedenin tutsak edilip ruhun özgür bırakılmasıdır aslında. Zaten hangi duvar sizin düşüncelerinizin önünde durabilir ki.”
Emine Şenlikoğlu bir dönemin en çok konuşulan yazarlarındandı. Kitaplarına da yansıttığı sert üslubu nedeniyle hakkında birçok dava açıldı. Çeşitli defalar cezaevinin yolunu tutan Şenlikoğlu cezaevinde zor günler geçirmiş biri. O günlerle ilgili birçok anısı olan Şenlikoğlu şunları anlatıyor:
“Cezaevinde kendinizle baş başasınız. Ben yazı yazdığımda bazı mahkumlar sen bizi yazıyorsun deyip kavga ederlerdi benimle. Aralarında “Bu yobaz bizi yazıyor” diyorlardı. Ama tanımaya başlayınca davranışları değişti. İdareyle de çok problem yaşadım. Çok emek vererek yazdığım bir kitabım vardı. İçerde yazarken yarısına el kondu. Bir kitap daha yazmıştım ama dışarı çıkaramadım.”






