
Sanatta 40. yılını kutlayan ressam İbrahim Coşkun, 38'inci kişisel sergisi 'Taşlaşmış Ağıtlar' ile metruk yerlerdeki göçmüş ruhların sitemleri, iniltileri ve ağıtlarına göndermeler yapıyor. Kırk yıllık sanat serüveninin 35 yılını Avrupa'da geçiren Coşkun, içinde hep Anadolu'yu yaşattığını söylüyor.
Bu yıl 60 yaşına giren ve sanatta 40. yılını dolduran yurt içinde, yurt dışında önemli koleksiyon ve müzelerde eserleri yer alan ressam İbrahim Coşkun'un 38'inci kişisel sergisi 'Taşlaşmış Ağıtlar', UNIQ İstanbul ev sahipliğinde sanatseverlerle buluşuyor. Kırk yıllık sanat serüveninin 35 yılını Avrupa'da geçiren ve bu süre içinde hep Anadolu özlemi ile yaşayan Coşkun, özellikle Almanya'da geçen mekanik yaşam tarzı idanına, duygularının, düşüncelerinin Anadolu yüklü olduğunu söylüyor. Coşkun, Taşlaşmış Ağıtlar ile antik kentlerde, yıkık harabelerde yanmış, yıkılmış köylerdeki dokulara ve bu dokularda sezinlediği göçmüş ruhların sitemleri, iniltileri ve ağıtlarına göndermeler yapıyor.
Coşkun, 1955 Tunceli doğumlu. 1971'de Almanya'ya gidiyor. 1984'te de askerlik görevi için Türkiye'ye dönüyor. Beş yılın ardından 1989'da tekrar Almanya'ya dönüyor. O yılları şöyle anlatıyor: "Figüratif çalıştığım resimlerim sosyal içerikliydi. Bu nedenden açtığım sergilerdeki birçok eserim sansürleniyordu. Dersimli kimliğimden dolayı sıkıntılar yaşıyordum. Mersin'de bir nevi sürgündeydim. Dersim'e gidemiyordum. Mersin'deki atölyem meçhul bir şekilde imha edildi. Ankara'ya taşındım ancak orada da rahat bırakılmadım. Kurucuları arasında yer aldığım İnsan Hakları Derneği'ndeki dostlarım aldıkları duyumdan dolayı Türkiye'yi terk etmemi önerdiler. Alman Büyükelçisi'nin yardımıyla 1989 Ekim'inde Türkiye'den çıkmak zorunda kaldım."
Acaba Coşkun yaşadığı bu sıkıntıları eserlerine ne kadar yansıtıyordu. Bu soruyu ona yönelttiğimizde şu cevabı alıyoruz: "Sanat eserleri o eseri ortaya çıkaran sanatçının yaşam serüveninden kopuksa bu eserler ne kadar popüler olursa olsun evrensel dokularından eksik olur. Ben iyi sanat yapmanın bedelini çok ağır ödesem de asla kahretmedim, hayıflanmadım. Hayatla her zaman barışık oldum. Hayatı sevdim, hayata bir şeyler kattım. Anadolu sevdalısıyım ben. Kendimi Anadolu sandım hep. Hep umut besledim yüreğimde. Ondandır inanıyorum ki Anadolu'nun silinmez dokuları gibi benim izlerimi taşıyan eserlerim de benden sonra yaşayanlara mal olacak, adımı yaşatacaklardır."
Coşkun, sanatta kırk yılı devirmiş bir isim. Ne fırtınalar ne badireler atlatmış. İlk kişisel sergisinin ardından 30 yıldan fazla geçmiş. Neler değişti dersiniz hayatında. Coşkun, "Büyük bir insandım, küçüldüm. Bir çocuk oldum diyebilirim. Bugün 4-5 yaşlarındaki bir çocuk gibi renkleri dilediğimce konuşturabiliyorum. Bu rahatlık, bu olgunluk tabii ki üretkenliğime de yansıyor" diyor. Yaşama indirgediğimizde ise genelde dünyanın özeldeyse Türkiye'nin çok değiştiğini söylüyor. Ülkemizdeki sanatla ilgili de şöyle bir beklentisi var: "Gönül ister ki sanatın her dalı gibi insan yaşamının kopulmaz bir parçası olan görsel sanatlar da devletimizin himayesinde olsun. Yeterli ilgi ve de destek görsün. En azından ona emek veren ömür veren isanların bir yaşlılık güvencesi olsun."
"Ömrümün dörtte üçü o ülke de geçse de ben Berlin'deki atölyemde hep ülkemizi yaşadım. Çalışmalarımdaki her fırça, spatula darbesine Aşık Veysel, Neşet Ertaş, Musa Eroğlu gibi ozanlarımızın ezgileri eşlik etti ve de karıştı. Dolayısıyla Berlin'deki eserlerim Anadolu dokularıyla donandı. İstanbul ve Bodrum'daki çalışmalarımda ise pastel tonlarındaki durgunluğun aksine mavilerin başını çektiği bir dinamizm hakimdir. Yani iki ülke arasındaki yaşam farklılığı, ilkim farklılığı, doku farklılığı ister istemez kendiliğinden üretkenliğe karışıyor ve üretkenliği etkiliyor."








