Sürecin üçüncü yılı sonunda...

00:0028/02/2000, Pazartesi
G: 11/09/2019, Çarşamba
Ahmet Taşgetiren

Türkiye''den başka gidecek yeri olmayanların, Türkiye''ye her şeye rağmen toz kondurmayacak olanların, gene de bu ülkenin kahir ekseriyeti olduğuna ve bir gün bu ülkeye bahar geleceği umudunda olduklarına inanıyorum.Bugün 28 Şubat sürecinin üçüncü yılının sonundayız. Başsavcı Vural Savaş''a göre 28 Şubat''ın konumu şöyle:"28 Şubat''ta Milli Güvenlik Kurulu adeta Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği (ÇYDD) gibi çalıştı. Türk insanının çağdaş, modern, laik bir yaşam sürmesini sağladı. " (Fikret Bila,

Türkiye''den başka gidecek yeri olmayanların, Türkiye''ye her şeye rağmen toz kondurmayacak olanların, gene de bu ülkenin kahir ekseriyeti olduğuna ve bir gün bu ülkeye bahar geleceği umudunda olduklarına inanıyorum.

Bugün 28 Şubat sürecinin üçüncü yılının sonundayız. Başsavcı Vural Savaş''a göre 28 Şubat''ın konumu şöyle:

"28 Şubat''ta Milli Güvenlik Kurulu adeta Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği (ÇYDD) gibi çalıştı. Türk insanının çağdaş, modern, laik bir yaşam sürmesini sağladı. " (Fikret Bila, Milliyet, 27 Şubat 2000)

Bu, anlamlı bir eşleştirme. ÇYDD, bir dernek. Çoğulcu bir toplumda bir toplumsal eğilimi temsil eden yüzbinlerce dernekten birisi. Ve o dernek, 28 Şubat sürecinde bu ülkenin güvenlik meselelerinin ve ana stratejilerinin görüşüldüğü bir kurumla özdeşleştiriliyor. Üstelik bu özdeşleşme, sayın Başsavcı''nın değerlendirmesinde derneğin değil, MGK''nın tercihi olarak sunuluyor. Öyle ki "çağdaşlık, modernite ve laiklik"te ÇYDD, adeta MGK''ya rehberlik ediyor, öncelik kazanıyor.

Bize göre bu, 28 Şubat''ın yıldönümünde, bugünkü MGK üyelerinin de dikkatle değerlendireceği oldukça tarihi bir tesbit.

Bu perspektif çerçevesinde üç yıl içinde nerelere geldik?

ABD''nin Türkiye''ye silah satışı için öne sürdüğü şartların başında "İfadeye özgürlük" geliyor. Sonra işkenceye son, OHAL'' in kaldırılması ve köylere dönüşün sağlanması. (Milliyet, 27 şubat 2000, s. 23)

AB ile ilişkilerde başı, gene sistemin demokratikleşmesi beklentisi çekiyor.

Dünyadan bakınca Türkiye, müthiş bir daralma içinde görünüyor.

Oysa, Türkiye''nin ifade özgürlüğünde genişleme aradığı bir zamanda Adalet Bakanlığı, Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk''ün hassasiyetleri ile taban tabana zıt ve yadırgatıcı bir tavırla. "Basında fişleme"yi başlatıyor. 18 Şubat 2000 tarihli genelge, Cumhuriyet ve DGM başsavcılıklarından "irticai nitelikte yayın yapan radyo, televizyon, gazete, kitap, dergi vs.lerin takibini, yapılan işlemlerin tanzim edilen bir cetvele işlenmesini ve her ayın ilk haftasında Ceza İşleri Genel Müdürlüğünde olacak şekilde gönderilmesi"ni istiyor.

Benzeri bir uygulama uzunca bir zamandır Başbakanlık tarafından yürütülüyor. Başbakanlık da tüm kamu kurum ve kuruluşlarında irtica taraması yapılmasını, irticai faaliyete katılan personelin isim listesinin her ay düzenli olarak gönderilmesini istiyor.

Tüm bu işlemlerin devlet içinde bir bürokrasisi oluşmuş durumda.

Düşünebiliyor musunuz, memleketin yarısı, öteki yarısını izliyor.

Yüzlerce gazete, dergi, kitap, radyo tv ve binlerce yazar izleniyor. Yazılar, kitaplar okunuyor, altları çiziliyor, dosyalanıyor ve bir cetvele işaretlenip Ankara''ya postalanıyor. Bunun için gerekli personeli düşünün, ülke içinde oluşturulan kuşku ortamını düşünün... İşte size, 2000''lerde olağanüstü misyonlar yüklenmesi beklenen bir memleketin olağanüstü gerilmiş hali... Bu gerilmiş toplumsal yapının, hangi misyonu üstlenmesi mümkün sizce?

Eko-Pol isimli dergide, Prof. Dr. Yahya Sezai Tezel''le yapılmış bir mülakatı okudum. Şu mealde bir sözün altını çizdim:

"Türkiye''nin nüfusu 65 milyon. Eğer Avrupa, sınırlar kalktığında bu 65 milyonun Türkiye''yi boşaltmayacağını bilse adaylık sürecini fazla uzatmazdı."

Bu, Türkiye insanındaki daralmayı tesbit ediyor. İnsanlar, dehşet verici bir takip ve gözaltı içinde yılgınlığa itiliyor. Buna rağmen, Türkiye''den başka gidecek yeri olmayanların, Türkiye''ye her şeye rağmen toz kondurmayacak olanların, gene de bu ülkenin kahir ekseriyeti olduğuna ve bir gün bu ülkeye bahar geleceği umudunda olduklarına inanıyorum.

ABD''den bir e-mail aldım. Şöyle:

"İngilizcemizi geliştirmek amacıyla gittiğimiz konuşma grubunun Amerikalı lideri Türkiye''de bütün hanımların başörtü takmak mecburiyeti olup olmadığını sordu. Ben de, İslam''da zorlama olmadığını ve başörtüsünün benim şahsi tercihim olduğunu açıklamaya çalıştım. Ve ablamın başörtülü olmadığını ekledim.

"Ne var ki o an hüzünlenerek Türkiye''de başörtülülerin okullara ve resmi işyerlerine alınmadıkları acı gerçeğini (yurdumun anti propagandasını yapmaktan hiç hoşlanmadığım halde) söylemiş bulundum. Orada İngilizce öğrenmek üzere dünyanın değişik ülkelerinden gelmiş insanların reaksiyonlarını görünce gözlerime inanamadım. Başta Amerikalı grup dileri olmak üzere herkes kulaklarına inanamadılar ve bu uygulamayı çok ama çok garip buldular.

"Yine benim gibi başörtülü arkadaşım bana çok kızarak bir daha Türkiye''de başörtüsünün yasak olduğunu kimseye söylememem konusunda beni ikaz etti. "Dünyaya rezil oluyoruz bak, ayrı ayrı milletlerden herkes Türkiye''yi ayıpladı" diye arkadaşım çok üzüldü.

"O arkadaşım ki, Türkiye''de okulunu bitiremeyen bir mağdureden başkası değildi. Ondaki bu vatan sevgisi, bu ince düşünce, anti demokrat zihniyetin korkunç haksızlıklarını, her şeye rağmen ele güne karşı saklama çabası beni derinhden etkiledi."

İşte böyle, memlekette daralmış gencecik çocuklar, yurt dışında gene de Türkiye''ye toz kondurmuyor. Bizzat kendilerini yaralayan 28 Şubat sürecini, bir aile mahremiyeti gibi örtmeye gayret gösteriyorlar.

Yargıtay Başkanı Doç. Dr. Sami Selçuk, Cumartesi günü, İstanbul CRR''de bir konuşma yaptı. Konuşmanın muhtevasını bir üniversite öğrencisi olan oğlumun aldığı notlardan öğrendim. Aşağıya onlardan birkaç cümle almak istiyorum. Oğlumun bana heyecan duyarak naklettiği sözler, bir yargı adamının gönül ve düşünce dünyasından izler taşıyor. Bu, eminim Sayın Başsavcı''dan da ÇYDD''den de farklı, ama hiç kuşkusuz bir "Türkiye okuması." Hem daralmış yapıyı, hem de aranan ufukları işaretliyor. 28 Şubat sürecinin daralttığı memleket sathında bir yeni filiz yeşermesi...

"İmalat hatalarıyla dolu bir anayasa 1982 Anayasası... Türkiye bu anayasa ile 21. yüzyıla giremez. Türkiye anayasalı bir devlettir, anayasal bir devlet değil. Bilim testinden geçirilmiş, akılcı, kendini yenileyen bir Atatürçülük... Tarihe maruz kalan değil, tarih yapan bir Türkiye gereklidir. Din-devlet barışıklığına ihtiyacımız vardır. Adalet imbiğinden geçmiş bir hukuk. Düşünce ve inançlara eşit uzaklıkta, yansız, üniter devlet. Halk için devlet. Hemen, şimdi ve burada demokrasi. Devleti kutsallaştırmak yerine insanın öz değerlerini öne çıkarmak, bireyi öne almak. Devlet bireyler için vardır. Hiçbir kuşak bizim kadar ağır bir sorumluluğu üstlenmemiştir. Türkiye çağın gerisindedir, çağı okuyamamaktadır. Devlet gibi düşünmeme özgürlüğünü içeren bir özgürlük. Hoşgörü demokrasinin yaşama koşuludur. Kafaları özgür olanlar ister istemez yiğit olurlar,cesur olurlar. Türkiye''de görevlilerin inançları sorgulanıyor. Türkiye AB''ye girecekse bunları aşmak zorundadır. Ağızları kapat, kalemleri kır. Düşünce sınırlamaya elverişli değildir. İnsanın içi özgürdür. Düşünceler havada uçan kuşlar gibidir, tutulup hapsedilemez. Farklılaştıkça çoğalır ve zenginleşiriz. Toplumun gelişme dinamizmi düşünce yasaklandıkça yok olacaktır. Düşünceyi yasaklamak insan soyuna karşı bir saldırıdır. Sessizlikte görülen uyum aldatmacası, kürek çeken forsaların sessizliği. Sessizliğe zorlanan toplum dilsiz bir toplumdur, kendi elleriyle oksijen tüpünü kesen bir toplum. Dişler kenetlenince özgürlük türküleri söylenemeyecektir. Düşünceyle savaşmak yel değirmenleriyle savaşmak gibidir. Demokrasi herkes içindir, birtakım insanlar için değildir. Hiçbir düşünce kınanamaz, azımsanamaz, küçümsenemez. Tartışma bencil ve kişisel tutkuların dışlandığı bir nefis eğitimidir. Mücahededir. Eğitimde jakoben bir anlam sezinliyorum. Başkalarının başka olma ve öyle olma hakkına saygı duymalıyız. Bu haklara yapılmış saldırıları kendimize yapılmış gibi karşı durmalıyız. Çözümler ve barış üretmeliyiz. Hukuk bilinci oluşmuş ve yerleşmiş bir toplumda kişiler için yasalar çıkmaz."

İki toplumsal damar çok daha net olarak ortaya çıkıyor bu 28 Şubat yıl dönümünde...

Türkiye, üç yıl aradan sonra bir değerlendirme yapma ihtiyacı duyacaktır. ÇYDD ile devam etmek ve yukarıdan aşağı tüm toplumu biçimlendirme iradesini sürdürmek, ya da toplumun tüm kılcal damarlarında yaşanan daralmayı görüp, özgürlük öncelikli yeni bir yücelme yoluna girmek...