
Son bir kaç yıldır sinemada, televizyonda ve popüler edebiyatta tozu dumana katan bir “vampirizm” furyası yaşanıyor. Söz konusu furyanın ticarî etkilerini, yurt içinde yayıncılık dünyasının nabzını tutan TÜYAP standlarındaki “çok satan” eserlerden, uluslararası ölçekte edebiyat buluşmalarına sahne olan Frankfurt Kitap Fuarı''na kadar her önemli adreste gözlemlemek mümkün…
Aynı şekilde, gençliğin gözünü kırpmadan takip ettiği televizyon dizileri ve sinema filmlerinde de “vampirizm”e iştahlı bir yönelim var. Önceki akşam “Kurtlar Vadisi: Gladio”yu izlemek üzere gittiğim sinemadaki işletmeci dostuma, “Hadi yine iyisiniz” dedim, “Kurtlar Vadisi gibi hayranı bol olan popüler bir öykü, şu sıralarda sektörde yaşanan durgunluğu aşmanıza da yardımcı olabilir!”
Müdavimleri arasında yer aldığım o salonun müdürünün bana verdiği cevap ise resmen dudağımın uçuklamasına neden olacaktı. “İşler artık pek de öyle yürümüyor” dedi muhatabım, “Bugün, ''Yeni Ay'' adlı vampir filmiyle ''Kurtlar Vadisi: Gladio''nun ilk gösterim günü… Fakat, sabahtan beri ''Yeni Ay''ı izlemeye gelenlerin sayısı, diğerine bir kaç tur bindirdi! İzleyicinin tercih mantığını anlamakta biz de zorlanıyoruz, fakat son zamanlarda vampir öykülerine acayip bir merak olduğu kesin! İçerisi gençlerle dolu ve çoğunun ellerinde de o vampir filminin kitabı var!”
Edebiyatta, şiirde, müzikte, resimde ve nihayet bütün bu sanatların bileşkesi konumundaki sinemada ortaya çıkan yeni eğilimleri, işe sosyoloji ya da sosyal psikoloji gibi bilimleri karıştırmadan, salt çıplak görünümleri üzerinden değerlendirmeye kalkışırsak hata ederiz. Sanattaki bütün moda eğilim ve akımlar, toplumun o dönemdeki duygusal yönelimlerinden beslenir çünkü… Daha da doğrusu, her iki taraf arasında karşılıklı bir etkileşim söz konusudur.
Birinci Dünya Savaşı''nın yıkıcı etkileri karşısında bunalmış, maddî ve manevî açıdan bir çıkış yolu arayan yenik Almanya''nın, tam da o süreçte -gerçekliği bozunuma uğratan eciş bücüş dekorları, kasvetli makyajları ve ürkütücü konularıyla- “ekspresyonist (dışavurumcu) sinema” akımını başlatması; sonradan her biri klasiğe dönüşecek olan “Dr. Caligari''nin Muayenehanesi”, “Vampir Nosferatu”, “Homunculus” ve “Golem” gibi yapıtları ardarda üretmesi bir rastlantı mıdır?
Ya da daha yerel bir örnek vermek gerekirse, her gün bir kaç düzine insanın terör olaylarında hayatını kaybettiği 1970''lerin -dört bir yanı kesif bir karamsarlıkla bezeli- Türkiye''sinde “Batsın bu dünya!” diye haykıran “arabesk” akımının varlığı, bu türün sinema ve müzikte giderek ana toplumsal beğeniyi temsil eder bir konuma erişmesi yalnızca “kaderin cilvesi” denilerek açıklanabilir mi?
Dünya, 11 Eylül 2001 saldırılarından bu yana benzer bir buhran döneminden geçmekte… Şimdi geriye bakıp anlatırken dilimize kolay geliyor olabilir; fakat o gün insanoğlunun kollektif belleğinde büyük tahribata yol açan gelişmeler yaşandı yeryüzünde… Ticaret Merkezi''nin ikiz kuleleri canlı yayında ardı ardına çökerken, bizler de -Nagazaki''den sonra- bir kaç dakika içinde en fazla insanın öldüğü (yaklaşık 3 bin 500 kişi) dünya gününü yaşamış olduk. Küresel ölçekte çok ağır bir travmaya yol açan bu olay, insanlığın şiddet algısını da kökünden değiştirdi.
Ha, saldırının kökenleri, nedenleri ve faillerinin gerçekte kimler olduğu sorunsalı, üzerinden geçen yıllarda apayrı bir tartışmanın konusuna dönüşmüş durumdadır, o ayrı… Ancak bu tartışmanın ucu hangi komplo teorisine uzanırsa uzansın, kollektif bellekte yarattığı hasar açısından sonuç hiç değişmeyecektir.
Meseleye bu açıdan bakıldığında, korku-şiddet sinemasının da onun popüler bir alt-türü olan “vampir filmleri”nin yeniden yükselişinin de rastlantısal olmadığı görülecektir. Ancak, sektörden doğup sinemaseverlerin beğeni kıyılarına vuran bu ikinci dalga, eskiyle yeni arasında çok önemli bir farkı da yanında taşıyarak geldi. Avrupa sinemasındaki ilk örneğini 1922''de Friedrich Wilhelm Murnau''nun “Nosferatu”su, Hollywood''da ise 1931''de Tod Browning''in “Dracula”sı ile veren vampirizm öyküleri, günümüzde artık uzun köpek dişli karakterlerinin “iyiler” tarafından sivri kazıklarla haklandığı “mutlu son”lara değil, aksine mücadeleleri çoğunlukla vampirlerin kazandığı tersyüz edilmiş finallere doğru yelken açmış durumda…
Sinemanın geleneksel anlatı kalıpları içinde, pek çok anti-kahraman gibi vampirler de yıllar yılı “özel hayat”larıyla merak uyandırıcı, hipnotize edişi bakışları ve konuşmalarıyla zayıf kişilikli insanları (özellikle de kadınları) ayartıcı, ancak son kertede ise kötücül varlıklar oldukları gerçeğinin altı kalınca çizilerek betimlendi. Onları bekleyen kaçınılmaz son ise ürkütücü kükremelerinden hiç korkmayan deli dolu bir avcının “kutsal su”lu, “sarımsak”lı, “haç”lı taarruzu ve hemen ardından da göğüslerinin üzerine indirdiği esaslı bir kazık darbesiydi. İzleyiciye bu yolla verilen mesaj ise çok açıktı:
“Ruhunu şeytana pazarlamış bu tür tiplerin hayatı sizlere belki ilk anda ilginç ve sıra dışı gelebilir. Fakat, eninde sonunda hepsinin akıbeti yağlı kazıkla gelen acılı bir ölümdür. O yüzden, uymayın bu ucubelerin yoluna! Güzel olan ölümsüzlük değil, günü gelince paşa paşa ölmeyi bilmektir!”
Mesajın içeriği noktasındaki bu sinematografik ve edebî konsensus yıllarca hiç şaşmadan geçerliliğini korudu. Ta ki 1990''ların ikinci yarısına kadar…
O dönemden itibaren, özellikle “Blade” serisiyle birlikte beyazperdedeki bu ahlâkçı yaklaşım yerini genç beyinlerde “Ah ulan ah, şu hayata vampir olarak gelmek de vardı” dövünmesiyle karşılanacak kadar çekici ve her açıdan idealize edilmiş vampir kahramanlara bırakacaktı. Öyle ki son on yılın korku-gerilim filmleri ve televizyon dizilerinde karşımıza çıkan çağdaş vampirlere hayran olmamak, onlarla özdeşleşmemek için resmen aptal olmak gerekiyor! Çünkü bunların büyük bir bölümü, ister kadın isterse de erkek olsunlar, (katliam yaptıkları istisnai anlar haricinde) fiziksel açıdan son derece albenili kişiler… Dört dörtlük bedensel standartlara sahip fıstık gibi kızlar; bakışlarıyla kızların kalbini delip geçen, saçları briyantinli karizmatik genç çocuklar…
Cinselliklerini hiç bir ahlâkî ve biyolojik sınırlama olmaksızın pervasızca yaşayan bu varlıklar, hâmileri Şeytan''ın kendilerine bahşettiği bazı ekstra yetenekler dolayısıyla “cinsel performans” açısından da ölümlülere açık ara fark atmaktalar…
Sonra, bir bakıyorsunuz, “kendini savunma” noktasında da aynı yaşta ve baştaki bir ölümlüye göre sayısız üstünlüğe sahip durumdalar çağdaş vampirlerimiz… Arkalarına “uzun kuyruklu ağabey”lerinin gücünü almış olmanın küstahça özgüveni içinde, tek bir hareketle askerleri, polisleri, hattâ en kudretli vampir avcılarını duvardan duvara vuruyor, sonra da ortada hiç bir sorun yokmuş gibi yarım kalan ateşli öpüşmelerine dönebiliyorlar!
Öte yandan, dünyevî kudretin para, otomobil, kadın ya da villa gibi simge entrümanları deseniz, buldukları her yeni boynu ısırarak zahmetsizce yaydıkları vampirizm virüsü sayesinde, bunlara erişmeleri de zaten çocuk oyuncağından bile daha kolay…
Sözün özü, tam bir “tatlı hayat” içinde betimleniyor günümüz vampirleri…
Çağdaş sinema, güncel vampirleri klasik dönemdeki gotik türdeşlerinden yüzde yüz farklı bir yorumla, ölesiye korkulup lanetlenecek birer hilkat garibesi olarak değil, aksine, (davet bile edilmeseniz) aralarına balıklama atlamanız durumunda sayılamayacak kadar çok menfaat sağlayacağınız bir “hedonistler kulübü” olarak yeniden konumlandırdı.
Ancak, bana göre, bu tercihleriyle hiç de iyi yapmadı senarist ve yazarlar… Çünkü artık edebiyatta, televizyonda ya da sinemada bir çağdaş vampir öyküsü tüketirken, baş kahramanına Van Helsing''in Kont Dracula''ya baktığı gibi değil, Amerikalı kadın hayranlarının en iyi zamanlarında Washington''da konsere gelmiş Beatles üyelerine baktığı histerik gözlerle bakıyoruz. “Öl” deseler öleceğiz, “diz çök” deseler çökeceğiz! Çünkü, bizim gibi sefil (!) bir hayat sürmüyor bu üstün ırk… Tuvalete gitmiyor, iki rüzgâr esince öksürüp tıksırmaya başlamıyor, kansere yakalanmıyor, cinsel aktivite sırasında hemencecik şişmiyor ve asla parasız kalmıyorlar vampirler… Aksine, en güzel konumlarda, imrenilesi bir hayat sürdürmekteler…
Eh, böyle bir bilinçaltı mesaj bombardımanının 14-16 yaşlarındaki toy bir beyinde oluşturacağı halisünasyonları tahmin edebilmek için kâhin olmaya hiç gerek yok. Ondan sonra da “Canımız biraz şiddet yaşamak istedi, komşumuzun çocuğunu testereyle doğrayıp sobada yaktık” diyen mahalle arkadaşları; ölümcül bir aşkla bağlı olduğu sevgilisinin kafasını kesip çöplüğe atan, gövdesini parçalara ayıran çağdaş Romeo''larla dolup taşıyor dünya…
“Blade” karizmasına sahip bir erkek vampirin kollarında olmak ya da Sarah Michelle Gellar cazibesinde vampir avcılarıyla bir saat takılabilmek için -mümkün olsa- ânında vampire dönüşmeye hazır milyonlarca genç adam ve kadının yaşadığı bir dünyada, sinema-televizyon dünyasını yöneten baronlar bu yeni vampir tipolojisini yaygınlaştırarak insanlığa çok acı bir gol attılar. Fakat, henüz onlar bile yarattıkları “Frankenstein canavarı”nın tam anlamıyla farkında değiller. Sonuçların lâyıkıyla ortaya çıkması için, nedensiz ve zalimane şiddetin gazetelerin üçüncü sayfalarıyla sınırlı kalmayıp birinci sayfalara transfer olacağı günlere kadar biraz daha beklemek zorundayız. O günler geldiğinde, kana doymak bilmeyen senarist ve yazarlar nasıl da tehlikeli bir akım başlattıklarını çok daha iyi anlayacaklardır hiç kuşkusuz…
Oysa, dünyanın bu saatten sonra yeni yeni şiddet türevlerine değil, daha fazla huzura ve insancıllığa ihtiyacı vardı.
Vampirlerin son derece keyifli hayatlar süren mutlu mahlûklar oldukları tezinin alttan alta savunulup durduğu bu gibi çağdaş filmler, diziler ve romanlar, bırakın kurmaca oluşlarını, o kurmacayı oluşturan düşsel çıkış noktaları itibarıyla bile iç tutarlılıktan yoksunlar… Çürümüş ve dağılmaya hazır iç bünyesini solgun bir derinin yardımıyla zar zor ayakta tutan, damarlarında bin yıldır hiç yenilenmemiş siyah mürekkep kıvamındaki koyu bir kan dolanan, hayatında bir kez bile güneşin altında doyasıya yanarak denize girme fırsatı bulamamış biri nasıl mutlu olabilir Allah aşkına!
Manzara böyle olunca, vampir furyasına yakayı kaptırıp bu âlemin ikonlarına hayranlık beslemeye başlayan gençlere eskilerin lisanını kullanarak iki çift laf etmek de üzerimize farz oldu.
Uymayın bu uzun dişli ve ayartıcı tiplere; aslında dünyanın en mutsuz insanları onlar! Fakat, her akşam aynı meyhanede aynı masaya çekilip kimseyle tek kelime muhatap olmaksızın sessizce içkilerini yudumlayan, bu şekilde de karizma yapan “gizemli müdavim” numarasıyla durumu idare ediyorlar. Bu iki boyutlu dekorun hemen arkası ise “Çile bülbülüm çile” şarkısından beter bir yalnızlıkla bezeli…
O yüzden, siz en iyisi, hem sinemada hem de hayatın genelinde vampir ruhlulardan uzak durup, yönetmen Miloş Forman''ın kült filmi “Hair”den yükselen şu unutulmaz çağrıya uyun:
Let the sunshine in! / Bırak, güneş içeri girsin!
BIST isim ve logosu "Koruma Marka Belgesi" altında korunmakta olup izinsiz kullanılamaz, iktibas edilemez, değiştirilemez. BIST ismi altında açıklanan tüm bilgilerin telif hakları tamamen BIST'e ait olup, tekrar yayınlanamaz. Piyasa verileri iDealdata Finansal Teknolojiler A.Ş. tarafından sağlanmaktadır. BİST hisse verileri 15 dakika gecikmelidir.