Seçimlerin açık ara muhalefetin hezimeti ile sonuçlanmasının hemen ardından Başkanlık konusunun gündeme geleceğini tahmin etmek için müneccim olmak gerekmiyordu…
Çarşambanın gelişi Perşembeden belliydi çünkü. Hem de uzunca bir süredir… Ne zamandır? Cumhurbaşkanı'nı Parlamentonun değil bizzat Cumhur'un seçtiği günden bu yana…
Neden?
Hatırlayalım…
Muhalefet, Sayın
'nun sanki 'engelleme kaldıracı' gibi ortaya attığı 367 rakamının arkasına siper alıp, tavrını ve de istifini hiç bozmayınca, AK Parti'ye referanduma gitmek dışında bir şans bırakmamıştı…
Sonuçta Cumhur, “Ben seçeceğim Başkanımı!” buyurdu…
Ve ortaya
bir durum çıktı…
Sandılar ki, Cumhur'un seçtiği Başkan, Parlamentonun seçtiği Cumhurbaşkanı gibi hareket edecek. Kim seçerse seçsin '
' göre davranacak.
Oysa Sayın
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan
, seçilmesinin
ve de
rahmetli
'ın deyişiyle '
' ifade etmişti: ”Arada büyük fark var. Beni Parlamento değil halk seçti. Benim birincil sorumluluğum beni seçenlere karşı. O nedenle makamın ve bu durumun gerektirdiği Anayasal hak, görev ve yetkileri sonun kadar kullanırım”… Kullanmazsa zaten onu seçenlere karşı '
' yapmış olacaktı…
İnanmadılar… İnanmak istemediler… Sandılar ki, o da daha öncekiler gibi '
' ve '
' bir pozisyon alacak. Etliye sütlüye karışmayacak. Kendi tabirleriyle '
' kapanacak…
Sorun Sayın Erdoğan'daymış gibi koydular meseleyi. Oysa sorun durduk yerde o hibrit durumun yaratılmasına sebep olanlardaydı…
Gerekli Anayasal düzenlemeleri yapmadan 80 darbesi ve onun liderinin izlerini en derin şekilde taşıyan
ile bağlantısı Evren Anayasası tarafından neredeyse koparılmış bir Cumhurbaşkanlığı yapısında herhangi bir değişiklik yapmadan; bu yetkileri dengeleyecek hukuksal yapıyı ülkenin gelecek tasarımı adına yeniden düzenlemeden, Başkanını '
' diye Cumhur'a seçtirirseniz, ondan sonra ortaya çıkacak tabloya hiçbir laf etme hakkınız da kalmaz, takatiniz de…
İşte temel çelişki budur…
Parlamenter sisteme göre düzenlenmiş, fakat inanılmaz yetkilerle donatılmış, denetim sistematiği
'e göre düzenlenmiş, sonrasında da davranış tarzı '
' bırakılmış bir anlayışla ve “Temsilî görevleri üstlensin pek de bir şeye karışmasın” yaklaşımıyla bakılan bir Cumhurbaşkanlığı konumlamasından yola çıkıp; gelecek fırtınayı öngörmeksizin, Cumhur'un seçtiği fakat eski yasal düzenlemenin içine oturtulmuş bir Başkan'dan süt dökmüş kedi gibi durmasını beklemek, ancak Türkiye'deki kifayetsiz -işin daha da kötüsü kifayetsiz olduğunun farkına varmamakla malûl- muhalefete has bir refleks olabilirdi herhalde…
Tabii ki Anayasa değişikliği konuşulacak… Tabii ki Başkanlık sistemi konuşulacak…
Burada bir tek kritik başarı faktörü var: '
' diye tanımlanan Başkanlık sisteminin nasıl bir şey olacağının; hangi denetim ve adalet mekanizmalarıyla aslında AK Parti'nin başından beri bekçiliğine soyunduğu '
' ayrılmaz bir parçası haline getirileceğinin, TV'lerdeki medya maydanozları tarafından değil, en geniş katılımlı toplumsal yapılar tarafından tartışılıp, onlara anlatılabilmesi ve bu konuda bir milli
aranması… Budur kritik başarı faktörü… Dikkat edileceği üzere bilhassa mutabakat '
' diyorum; yoksa mutabakat '
' derdim…
Yeni, Sivil Anayasa çalışmasının ülkeye huzur, barış ve güven getirebilmesi için bir yandan başta PKK, tüm terör hareketleri yok edilirken, öte yandan etnik ve farklı inanç gurupların tamamının özgürce yaşayabileceği ortamın nasıl tesis edileceğinin de yine mutabakat 'arayışı' içinde tespit edilmesi gereklidir…
'nın son derece etkileyici uyarısına katılmamak mümkün değildir.
“1 Kasım'ın en önemli mesajlarından biri de Türkiye'nin bir an önce yeni Anayasa meselesini çözmesi gerektiğidir. Bunu millet bekliyor. Milletimizin yeni anayasa talebi karşısında direnen herkes bunun hesabını 4 sene sonra yapılacak seçimde verir.”
Şu hibrit durumun düzeltilmesini, eşyanın tabiatı gereği kendisine tanınmış müthiş yetkiler nedeniyle en son istemesi gereken kişi olması söz konusu olabilecek Sayın Cumhurbaşkanı'nın, bu değişimin altını en çok çizen ve bunun için savaş veren kişi olması ne kadar büyük 'ironi'dir…