Yüzler... konuştukça çoğalan yüzler...

00:004/11/2007, Pazar
G: 29/08/2019, Perşembe
Dücane Cündioğlu

Hatırat dünyasına hususî önem atfettiğim bilinir. Hatıratlar hakkında yüzlerce yazı yazdım ve bu yazıların bir kısmını da “Arasokakların Tarihi” (İstanbul, 2004) adıyla kitaplaştırdım.Hatıratlar, günlükler, mektuplar, hatta notlar... hepsi de tarihin arasokaklarında rastlanacak türden kayıtlar...Ayrıntılar beni hep cezbetmiştir. Ayrıntılar... üstelik ne kadar varsa o kadar, hep önemsiz ayrıntılar...İnsanı, her yönüyle insanı tanımak isteyen meraklılar için hatıratların tümü de zengin birer menba.Yüzler...

Hatırat dünyasına hususî önem atfettiğim bilinir. Hatıratlar hakkında yüzlerce yazı yazdım ve bu yazıların bir kısmını da “Arasokakların Tarihi” (İstanbul, 2004) adıyla kitaplaştırdım.

Hatıratlar, günlükler, mektuplar, hatta notlar... hepsi de tarihin arasokaklarında rastlanacak türden kayıtlar...

Ayrıntılar beni hep cezbetmiştir. Ayrıntılar... üstelik ne kadar varsa o kadar, hep önemsiz ayrıntılar...

İnsanı, her yönüyle insanı tanımak isteyen meraklılar için hatıratların tümü de zengin birer menba.

Yüzler... konuştukça çoğalan yüzler... Binbir surat değil, binbir sûret!

Hangi meraklı bu yüzleri, bu sûretleri, bu çehreleri seyretmeyi istemez?

Lâkin arasokakların da hepsi bir değil. Bazıları diğerlerine nisbetle daha harab, daha tenha, daha ıssız, daha metruk. Meselâ hocaların, imamların, hafızların, vb. anıları. Bu sahadaki hatıratlar, ne yazık ki en çok, bir iki elin parmakları miktarınca.

Hocalarımız pek kendilerinden bahsetmekten hoşlanmıyorlar. Bahsetmekten hoşlananlar ise, nasıl bahsedeceklerini bilmiyorlar.

Görebildiğim kadarıyla, hoca mekulesinin en büyük zaafı, ilim uğruna gençken çektikleri fakr u zarureti ileri yaşlarında —hem de ziyadesiyle— telâfi ediyor olmaları. Yani, yoksul başlayan yaşam öyküleri, kendilerini birçok konuda duyarsız kılacak denli kaba bir doymuşluk hâliyle sonlandığından, onlar da garip bir “geri dönüş korkusu”na kapılıp konuşma heyecanlarını kaybediyorlar. Heyecanlarını, yani inandırıcılıklarını.

Tırmanırken sert ve süratliler, iniş sırasındaysa yumuşak, sakin ve sessizler. Gençken olabildiğince tartışma ve eleştiriye, yaşlıyken sadece hürmet ve iltifata ihtiyaç duyuyorlar. Şaşırmamalı!

Hatıralarının üslûbu da, akışı da böyle. Kum fırtınasını geride bırakmış bîtab yolcular gibi oturmayı yürümeye, yürümeyi koşmaya yeğliyorlar. Haklılar. Haksız oldukları taraf, bir zamanlar şöhretlerini sözde koşuculuk üzerinden sağlamış olmaları.

* * *

Geçen hafta Süleyman Ateş Hoca''nın hatıratını tanıtmak amacıyla iki yazı kaleme almış ve bu yazılarda, bu hatıratın ''bence'' en önemli tarafını teşkil eden düşleri bahis mevzûu etmiştim. Hatta okur açısından ilgi çekici olabilecek bir iki düş metnini de aktarmıştım. Bu vesileyle, hatıratın, okurun karşısına pekâlâ daha kâmil bir biçimde çıkabileceğine, ama kimi teknik koşulların ihmali nedeniyle, okura, beklenenden daha zayıf ve daha yetersiz bir metin sunulduğuna da işaret etmiştim.

Ateş Hoca, hatıratını düşleriyle birlikte tanıtmış olmamdan rahatsızlık duymuş. Maalesef bendenize kötü niyet bile atfetmekten çekinmemiş.

— “Dücane Cündioğlu bir kısmını anlattığım rüyalarıma da takılıyor. (...) Bilmem Dücane Cündioğlu bundan niçin rahatsız olmuş ki her iki yazısında özellikle rüyalarım üzerinde durmuş ve sanki beni hayallerle yaşayan, hayatına hayallerin yön verdiği biri gibi göstermek istemiş.” (Akşam, 30 Ekim 2007)

Kişinin düşleriyle kamuoyu önüne çıkması, pijamasız sokağa çıkması gibidir, hatta daha fazlasıdır. Öyleyse bu cesaret takdir edilmelidir. Çünkü bir hatırattaki düş kayıtları, düş sahibini anlamak ve yorumlamak bakımından, bazen bilinçli aktarımlardan çok daha büyük bir değer ifade edebilir.

Ben Ateş Hoca''nın düşlerine ''takılmadım''; bilâkis düşlerini önemsedim ve öne çıkardım, hem de o uzun uzun kaydetmekten yorulmadığı düşlerini... Gerekçelerimi de açıkladım; hatırat edebiyatı adına düş kayıtlarının bir kazanç olduğunu belirttim.

Ateş Hoca, düşlerinin adamı mıdır? Kendisi bir hayal dünyasında mı yaşamıştır? Hayatına hayalleri mi yön vermiştir?

Nedense yazılarımdan, benim bu suallere ''olumlu'' cevaplar verdiğim gibi bir netice çıkarmışlar. Oysa ben, kendilerini, “hayallerle yaşayan” veya “hayatına hayallerin yön verdiği” biri gibi göstermek istemedim. Buna rağmen insan düşünmeden de edemiyor: Kişi hayalleriyle yaşamaktan ve hayallerinin yön verdiği biri olmaktan utanmalı mıdır? (Sözgelimi ben böyle biri olmaktan hiç utanmadım.)

Eğer bir “hayal adamı” olsaydı, Ateş Hoca''nın da bu durumdan utanmaması lâzım gelirdi. Nitekim kendileri, anılarından anlaşıldığı kadarıyla, ne hayaller içinde yaşamışlar, ne de hayatlarını hayallerinin yönlendirmesine izin vermişler.

Kendi hesabıma şöyle demek isterim: Keşke bir hayal adamı olsaydı, keşke hayaller içinde yaşayabilseydi, keşke hayallerinin kendisini yönlendirmesine izin verebilecek kuvvet ve kudrete malik olsaydı. Keşke... keşke...

Boşuna zahmet, böylesi keşke''lerden bir şey çıkmaz. Çıkmamış da zaten.

Ankara bu keşkelerin hiçbirine izin vermemiş.

Not: 6 Kasım Salı günü, 18.30''da Kızlarağası Medresesi''nde Metafizik Soruşturmalara devam ediyoruz. Üsküdar dersleri de 9 Kasım Cuma günü, —ama bu sefer biraz erken— 16.30''da Altunizade Kültür Merkezi''nde başlıyor.