
Edebiyat dergilerinin reklam sayfalarında gördüm, “Minyeli Abdullah 50 yaşında” yazıyor.
Minyeli Abdullah’ın yazılışının ellinci yılı dolayısıyla verilen reklamın alt tarafına, yazarın eserini hangi şartlarda ve niçin yazdığını anlattığı küçük bir not iliştirilmiş.
O notta Hekimoğlu İsmail diyor ki:
“Minyeli Abdullah’ı yazarken aslında dertlerimizi yazdım, inançlı insanların dünyasını ve yaşadıklarını…”
Sonra devam ediyor Hekimoğlu:
“O dönemde o günün şatlarına bağlı sıkıntılar vardı. İnsanlar İslâmî kitap okudukları için kolluk kuvvetleri tarafından karakola götürülüp nezarete atılıyorlardı mesela. Müslümanların içinde bulunduğu hali bir şekilde anlatmalıydım…”
Anlatmış, çok güzel anlatmış hem de, tekrar hatırladım Minyeli Abdullah’ı, aradım buldum kitaplarımın arasından, bendeki Minyeli, 1986 yılında basılmış, 33. baskı, yani kitap yazıldıktan 12 yıl sonra almışım ve okumuşum, hesapladım, orta bire gidiyormuşum.
Kapak resmi de şöyle:
Kolu kanadı kırılmış bir adam, sanki bu dünyada sadece üzerine giydiği mintanı ve pantolonu olan bir adam, imanından başka hiçbir mecburiyeti olmayan bir adam, yani Minyeli Abdullah… Kalın bir halatla iki minareli camiyi sırtına bağlamış, bağlamaktan öte yüklenmiş, taşlık kayalık bir bayıra tırmanıyor, iki minarenin ucu, resmi çerçeveleyen çizgilerin, kitabı koruyan kapağın dışına taşmış.
Öyle mahzun bir resim işte, çok şey anlatıyor, mabedine zincir vurulan bir adam, mabedini sırtlamış, başka bir diyara gidiyor, sanki adam cennetini gittiği yere götürüyor.
O resme bakarken düşünüyor insan, hüzünleniyor, mescidini sırtında taşıyan adamın imanına zincir vurulur mu, bu ne beyhude bir çabadır, diye hayıflanıyor.
Minyeli Abdullah’ı okuduğumda, Türkiye, 80 darbesinin yaralarını sarıyordu, Türkiye, umutluydu, sokaklara coşkulu bir dil hakimdi, o çocuk halimle etrafa bakıyordum, olanı biteni anlamaya çalışıyordum, hocalarımız bir şeyler söylüyordu ama kimse cümleyi tam olarak kuramıyordu.
Sonra Minyeli Abdullah’ı bir kere daha okudum, sonra bir kere daha… Hayatımda üç kez üst üste okuduğum tek kitaptır, Minyeli Abdullah… Okudukça etrafımdaki çember daraldı, kıstırılmışım, sıkıştırılmışım hissine kapıldım, Abdullah’a üzüldüm, çok üzüldüm, her kapının yüzüne kapanışını, her şamarın ensesinden kıvılcımlar kaldırışını üstüme aldım, dertlendim.
Yanlış anlamayın lütfen…
O devirleri yerden yere vurmak, bağırıp çağırmak için yazmıyorum bunları, enteresan tecrübelerdi yaşadıklarımız, devlet büsbütün karşımızda sanıyorduk, en azından benim içinde bulunduğum camia öyle sanıyordu, İstiklal Marşı bizimdi, Akif yazmıştı, fakat SHP’li Adapazarı Belediyesi’nin bando takımı, her cuma, saat 17:00’de, Şemsiyeli Park’ın karşısında, Orhan Camii’nin kıble tarafında, Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası Şefi Osman Zeki Üngör’ün bestesini çalmaya başlayınca, sanki bizim olan İstiklal Marşı, SHP’li belediye tarafından bizim inadımıza çalınan bir yabancı besteye dönüşüyordu.
Minyeli Abdullah’ı, 28 Şubat’a kadar, rahat, huzurlu, tasasız hayatımın romantik derdi olarak içimde sakladım, keşke ben de Abdullah kadar haksızlığa uğrasaydım, keşke Abdullah kadar meseleme sadık kalabilseydim, diye içimden geçirdim, belki de keyiften, belki de rahatlıktan, hakikatine uygun olarak yaşayamadığım İslam’ı, başkalarının engellemelerine yükleme gayretine sevdalandım.
Sonra bir gün anladım ki, bu hayatın gayesini sırtına yüklemiş, taşlı, çakıllı, dik bayırlardan yukarı tırmanan, tırmanırken de mescidini taşıyan, kıblesini dal gibi gövdesine vuran güneşten sarkan gölgesiyle bulan, her devrin bir Abdullah’ı, her devrin bir Ahmet’i, her devrin bir Muhammed’i var, bunu anladım.
Ve sonra anladım ki, Minyeli Abdullah yaşıyormuş, hemen yanımızda, içimizde, önümüzde yaşıyormuş Minyeli, bıkmadan, usanmadan şehir şehir, belde belde dolaşıp hepimize bir şeyler anlatıyormuş.
Ve sonra, Hekimoğlu İsmail’in, “Müslümanların içinde bulunduğu hali bir şekilde anlatmalıydım” derken taşıdığı yükü, “Müslümanların içinde bulunduğu perişan hali bir şekilde tersine döndürmeliydim” diyen Erbakan’ın yüklendiğini anladım.
Dün 28 Şubat idi, her şeyi hatırlamak için uzun bir yürüyüş yaptım, ayaküstü notlar aldım, sonra döndüm, o vakitler yazabildiklerime, elimde kalanlara baktım.
Ve sonra kendi kendime dedim ki; “28 Şubat, aslında Türkiye’nin iman ve hakikat üzere yükseleceğine inanan tek aydını, tek önderi, Prof. Dr. Necmettin Erbakan Hoca’nın milyonları harekete geçiren romantizmine indirilen bir balyozdu, gerisi hikâye…”
Ben, Minyeli Abdullah’ın, Minyeli Abdullahların yaşadığını, o 28 Şubat sabahı anladım…
BIST isim ve logosu "Koruma Marka Belgesi" altında korunmakta olup izinsiz kullanılamaz, iktibas edilemez, değiştirilemez. BIST ismi altında açıklanan tüm bilgilerin telif hakları tamamen BIST'e ait olup, tekrar yayınlanamaz. Piyasa verileri iDealdata Finansal Teknolojiler A.Ş. tarafından sağlanmaktadır. BİST hisse verileri 15 dakika gecikmelidir.