Yazarlar İçimizin kapılarını kapatan kim?

İçimizin kapılarını kapatan kim?

Fatma Barbarosoğlu
Fatma Barbarosoğlu Gazete Yazarı

I-

Zenginleri fakirlerden nasıl mesul hale getireceğiz? Dünkü tartışmanın ana teması buydu. Masadaki “...vadili arkadaşlar”ın hiçbirisi kendisini zengin olarak görmüyordu. Hepsinin altında arabası, yazlığı/kışlığı, kiminin haftada iki, kiminin daimi “kadın”ı vardı. Ama hep daha zenginleri konuşuyorlardı. En zenginleri. Hiçbirisi kendisini “zengin”, dolayısıyla fakirlerden mesul hissetmiyordu.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN
Fatma Barbarosoğlu : İçimizin kapılarını kapatan kim?
Haber Merkezi 02 Kasım 2018, Cuma Yeni Şafak
İçimizin kapılarını kapatan kim? yazısının sesli anlatımı ve tüm Fatma Barbarosoğlu yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!


Biz iki gün önce, kıt kanaat geçinmiş, “biz zengindik, aşımız her zaman kaynadı” diyen 70 yaşındaki kadının kendisini bu kadar zengin hissetmesinin sebebi neydi diye uzun uzun konuşmuştuk Nazife Şişman ile.

280 metre kare evde kendisini hiç de varlıklı hissetmeyen ve bir gün kapısından havuza atlayacağı evin hayalini kuran S.A.’nın, kendisini hep daha zengin bir hayalin içine hapseden varlık düzeyi neydi?

II-

Ensest haberlerini bütün detayı ile veren, toplumsal şiddeti, cinneti kanırtan “haberciliğimiz” in içime saldığı bitkinlik ve bezginlik ile sabahı sabah etmiş biri olarak geldim havalimanına.

Ne tuhaf! İçimdeki karmaşa, dışımdaki sakinliğe şaşırıyor. Bugün havalimanı, insanı şaşkınlığa, acabalardan acaba seçmeye sevk edecek kadar sakin.

T. A.’nın kuyruğundayım. Hindistan cevizli kakaolu gofret ile okul kaçkını bir öğrenci modunda beklemekteyim. Beklerken “Çeşme yolcusu kalmasın” cümlesini kendi aralarında bir şifre gibi tekrarlayan dört kişilik kadınlar masasına odaklanıyorum. Esasında odaklanmıyorum. Ama onların hal ve tavırları ister istemez odaklanmayı şart hale getiriyor.

55-60 yaşlarında, “hayat bize güzel kadınları”ndan bir grup. Hayat onlara niye güzel? Güzel olduğundan değil, belki “hayat bize güzel” oyununun Anadolu turnesine çıkmış oldukları için yüzlerinde sabitlenmiş bir gülümseme var.

Çeşme’de komşu olmalılar.

Hal ve tavırlarında, yüzlerinde, yılların arkadaşlığını taşıyan bir eda yok. Kadınlardan biri bakım konusunda arkadaşlarına fark atıyor. Kar gibi beyaz uzun kollu, üzerinde değişik armaların iliştirildiği tişörtü, ben herhangi bir beyaz tişört değilim markayım marka diye bağırırken, kadının küllü sarı üzerine sarı meçlı saçları, kuaförden bu sabah çıktım diyor. Kadın güzelliğin ve bakımının verdiği güç ile sık sık selfi çekmek istiyor. Onun hemen yanında oturan ben Pazar tişörtüyüm diye bağıran kısa beyaz tişört giymiş kadın ile belli ki diğerlerine göre daha sıkı fıkılar.

Diğerleri? Beyaz tişörtlünün tam karşısında oturan uzun sarı saçlı kadın. Kadının minik bir patates oturtulmuş gibi duran burnu, omuzlarından aşağı süzülen üstü koyu, altı platin sarısı saçları ve iki kadının konuşmasına “ama ben/ama ben hiç geç kalmam/ ama ben bu konuda çok titizim zaten” cümleleri var. Cümleler boşluğa asılmış gibi duruyor bir müddet. Diğerleri ne ona ne de onun kendinizi şımartın alt başlıklı NLP kitaplarından damıta damıta ve diksiyon Türkçesi ile seslendirdiği cümlelere, kelimelere takılıyor.

Dalgalı, kırı karasından fazla kısa saçlarını sıkı sıkı tokalamış kadın kendi aleminde. Kendi alemi deyince kocaman bir parantez açmak gerekiyor. Evet o da “Çeşme yolcuları” ile aynı masada oturuyor, o da bir fincan Türk kahvesi içmiş. Ama elinde cep telefonu “buraya” ait olmadan “orada” olmanın keyfini sürüyor. Ekranı mutlu mesut kaydırıyor. Yüzünde gelinlik seçen nişanlı kızın ifadesi.

Her anını selfileyen; lütfen bu anı, bu masa arkadaşlarını da kareye dahil ediyor. Selfiii diye bağrışıyorlar, çocuklar gibi şen. Herkes en mutlu yüzünü giyiniyor. Her birinin yüzü diğerine ayna. Karşısındakine baktıkça yüzünün mutluluk kaslarını daha verimli kullanacağı ayna.

“Sen at, biz paylaşalım” diye bağrışıyorlar. Kendini çekmelere doyamamış olan, “O iş bende” diyor.

III-

Yazdığım metni tekrar okuduğumda şaşırdım. Birinci bölümdeki kadınların dış görünüşüne dair hiç tasvir yok. Neden? Onları tanıdığım için mi? Onları dış görünüşleri ile değil, iç dünyaları ile gördüğümü düşündüğüm için mi? İç dünyalarından her seferide bir obje çıkıyor. Bazılarını yirmi yıldır tanıyorum. İdeallerle bezenmiş gençlikten, nesnelerle bezenmiş orta yaşlılığa evrilmekte olduklarını görmeyi, yılda bir defa gerçekleşen “karşılaşmamıza” borçluyum. Daha sık görüşüyor olsaydık büyük ihtimal ben de onların şu an yaptığı gibi en etkili kırışıklık kremi muhabbetinin içinde bulurdum kendimi.

Allah eşlerine yürü ya kulum demiş. Şimdi nereye doğru yürüdüklerini hiç düşünmeden koşu bandı emniyeti ile etraflarına mı bakıyorlar?

Yürü ya kulum cümlesi bir kaç defa geçti sohbetin içinde. Her defasında “aynen aynen”lerle yankılandı. Sanki sırayla seslendirdiler, Yürü ya kulum cümlesini: “O zamanlar Allah bize daha yürü ya kulum dememişti.” Ya da “Allah’ın bize, yürü ya kulum demesine yıllar vardı tabii, kömür sobası yakıyoruz o sıralar...”

İkinci gruptakileri tanımıyorum. Aynı mekanı sadece yarım saatliğine paylaşıyoruz. Geçmişlerini bilmiyorum. Geleceğe dair beklentilerini de. Sadece cep telefonu ve birbirleriyle olan iletişimlerine odaklanıyorum.

Niye odaklanıyorum? Önemsediğim için mi? Burada yapacak başka bir şeyim olmadığı için mi? Diyalog boşluğunu “görüntü avcılığı” ile değiş-tokuş etmeye kalktığım için mi? Bilmiyorum. Bildiğim, insanın içinde yaşayamamasının getirdiği bıkkınlıkla dışına taşması, dışına taşanı hakikat sanması.

O zaman soru şu: İçimizin kapılarını kapatan kim?

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.