Son dört yılı ''irtica paranoyası'' sebebiyle diken üstünde geçiren ve ''irtica'' tehdidi yüzünden post-modern darbe yaşanmış bir ülkede, seçim sonuçlarının, özellikle bu yönden de tahlil edilmesi gerekmez mi? 28 Şubat''ın temel kabulü Türkiye''nin ciddi bir ''irtica'' tehdidi altında bulunduğuydu.
Düzenlenen brifinglerden gazete manşetlerine ve televizyon ekranlarına taşınan iddiaları hatırlayınız. ''Siyasi İslâm'' adı verilen bir olgunun, sadece siyasette değil, bürokraside ve üniversitelerde yükseliş içinde bulunduğu ileri sürülüyordu. Daha önce çözülmüş görünen başörtüsü sorunu bu temel kabul yüzünden hortlatıldı; sekiz yıllık zorunlu eğitimin İmam Hatip okullarının ve Kur''an Kurslarının kapanmasıyla sonuçlanacak biçimde kesintisiz çıkartılmasının sebebi de oydu.
Fazilet Partisi oylarının öncüsü Refah Partisi''nden altı puan kadar gerilemesi, buna karşılık daha önce merkez sağ ile RP''ye rağbet etmiş oyların MHP''de yoğunlaşması ve sandıktan DSP''nin birinci çıkması sonrasında, ''irtica'' ortalarda görünmez oldu. 28 Şubat''ın temel kabulünün doğrulanması için, FP''nin oylarının azalmak yerine artması gerekirdi; bu olmadı. İrtica paranoyasını toplumda yaygınlaştıranlar istedikleri sonuca ulaşmanın rahatlığı içinde görünüyorlar.
Ancak, onların rahatlığı, kaçınılmaz bir soruyu gündeme getiriyor: Acaba, son dört yılı kâbusa döndüren süreç, aslında doğru olmayan bir kabule mi dayanıyordu; o kabulü ülkeye dayatanların amacı sandıktan bugünküne benzeyen bir sonuç çıkartmak olabilir mi?
Bu sorunun içinde barındırdığı mantık yabana atılmamalı. Çünkü, 28 Şubat, sadece siyasi aktörlerin gerektiğinde belden aşağı yöntemlere başvurmasıyla gerçekleşmedi; çok yaygın bir koalisyona dayanıyordu. Devletin bütün kurumları bazı siyasilere ve toplum kesimlerine karşı tavır aldılar. Dolayısıyla, bugünkü tabloyu ortaya çıkarmada çok önemli bir payın sahibi olan 28 Şubat tam anlamıyla bir devlet refleksiydi.
Türkiye''nin irtica tarihine baktığımızda, kavramın, hep benzer sonuçlar almada kullanıldığını görebiliyoruz. ''İrtica'' kavramının zihne düşürdüğü ilk olay "31 Mart Vak''ası"dır. "Şeriat isteriz" diye sokağa dökülenlerin meramı yanlış işler yapanların yargılanmasıydı; ancak protestocuların dilinde ''adalet'' anlamına gelen ''Şeriat'', bir terim kaydırması yapılarak günümüze farklı biçimde taşındı. "31 Mart Vak''ası"nın siyasi sonucu bile bugüne ışık tutacak kadar mânidar: İkinci Abdülhamid''in tahttan indirilmesi...
Cumhuriyet döneminde çok partili demokrasi arayışlarını akamete uğratmak isteyenlerin mâzereti de ''irtica'' oluyordu. Fethi Okyar, Ahmet Ağaoğlu gibi her bakımdan ''lâik'' isimlerin öncülüğünde kurulan Serbest Fırka yine ''irtica'' gerekçesiyle kapatıldı. Atatürk sevgisi ve lâikliğe sadâkati sorgulanamayacak Celal Bayar''ın önderliğinde kurulan Demokrat Parti bile aynı âkıbete uğramaktan (muhtemelen dış baskılar sayesinde) kıl payı kurtuldu. Şimdi "Lâikliğin savunucusu" olarak karşımıza çıkan Süleyman Demirel, aktif siyasetin içindeyken, "İrticaın üç ayağından biri" olmakla suçlandı durdu. Tansu Çiller''in başına gelene bakın; ''irtica'' konusunda duyarlı biri olarak başladığı siyasi kariyeri, ''irticaa bulaşması'' yüzünden sona ermek üzere...
Birbiri ardına sıralandığı zaman gülünç kaçıyor, ancak örnek olarak sunduğumuz her bir olay, zamanında, sonuç almada çok etkiliydi. Padişahları tahtından indiren, partiler kapattıran, siyasilerin hayatını karartan bir itham ''irtica''...
Bu anlamda, sandıktan istenmeyen partileri çıkartmadığına göre, bu ithamın bu defa da sonuç aldığı söylenebilir. Tabii bir noktaya dikkat edilmesi şartıyla...
O nokta, tarihsel olarak bu ithamı başkalarına karşı kullananların bu seçimlerin en büyük mağlubiyetini tatmış siyasi kadro olmasıdır. İttihat ve Terakki Fırkası''ndan Cumhuriyet Halk Partisi''ne uzanan çizgi ''irtica'' ithamıyla çok canlar yaktı; şimdi seçmenin yaktığı kendi canının acısıyla meşgul...
Sandıktan çıkan sonuçla birlikte ''irtica'' kavramının unutulmaya bırakılması acaba bu gerçekle ilgili olabilir mi?
Başlıklar :

