Savaş diye bir şey var mı gerçekten?

00:006/04/1999, Salı
G: 9/09/2019, Pazartesi
Gökhan Özcan

Bütün kanlı ajans haberlerinden, bütün Amerikan damgalı görsel yığınaklardan, bütün sayısal dökümlerden, bütün stratejik analizlerden uzakta, böyle canalıcı bir soru var ortada:"Savaş diye birşey var mı gerçekten?"Bu sorunun benimle birlikte daha kaç kişinin zihnini aynı netlikle kurcaladığını, daha kaç kişinin beynine boydan boya dikenli teller döşediğini bilemiyorum.Ama bu sorunun duygusal rahatsızlığı, bugünün akılalmaz hayat sağırlığından pay alan her insanın başında tarifsiz sıkıntılar, tadı

Bütün kanlı ajans haberlerinden, bütün Amerikan damgalı görsel yığınaklardan, bütün sayısal dökümlerden, bütün stratejik analizlerden uzakta, böyle canalıcı bir soru var ortada:

"Savaş diye birşey var mı gerçekten?"

Bu sorunun benimle birlikte daha kaç kişinin zihnini aynı netlikle kurcaladığını, daha kaç kişinin beynine boydan boya dikenli teller döşediğini bilemiyorum.

Ama bu sorunun duygusal rahatsızlığı, bugünün akılalmaz hayat sağırlığından pay alan her insanın başında tarifsiz sıkıntılar, tadı kaçmış heyecanlar kılığında dolanıp duruyor.

Bunu biliyorum; çünkü ben, bir yanımla, hayatı sadece filmlerde bir bütün olarak görebilen yitik insanlar kalabalığına dahil olurken; diğer yanımla da, hayatın bir seyirlik olmadığı zamanların yaşayan bir tanığı olmayı sürdürüyorum.

Yani hem yaşadığımız bu yitik zamanları teşhis edebilecek durumdayım, hem de bu teşhisin teşhir listelerinde kendi adımı görüyorum.

Trajik değil mi?

Hepimize trajik görünen bu ikilem, malesef bizim kısa tarihlerimizi de özetliyor aslında.

Burası bir kavşak noktası!.. Burada yeni bir yüzyıl kuruluyor ve biz hayat hakları gaspedilmiş canlı bedenler olarak, bu devasa kavşak noktasının inşaatında harç olmak kaderindeyiz.

Çağların kalın takvimindeki ince ve kırılgan yaprağımız; bizim hayatlarımızı kısaltan, daraltan, cüceleştiren senaryolarla örseleniyor.

Biz yeni bir yüzyılın harcında karılırken tarihe de tanıklık ediyoruz ister istemez.

Ama tarih, bizim zihinsel girdaplarla boğulan kısa hikayelerimize zaman ayıramayacak kadar meşgul!

İşte bir adım ötemizde savaş oluyor ve biz daha önceki onlarcası gibi bu savaşın da niteliksiz bir seyircisi olmaktan başka bir şey değiliz.

Savaşı yüzlerinde taşıyan acılı insanlara, çekilecek yeni savaş filmlerindeki oyunculuk performanslarını test etmek için bakıyoruz sanki!

Artık hayatın seyirlik birşey gibi gözümüzün önünden geçip gitmesini kanıksadık sayılır.Ruhumuzda biricik depremimiz olarak taşıdığımız ölüm gerçeğinin de bir seyirlik oluvermesine aynı kayıtsızlık ve aynı duyarsızlıkla seyirci kalabilecek miyiz peki?

Orada bir savaş oluyor, orada masum ve silahsız insanlar canice toprak hesaplarına kurban ediliyor, orada binlerce yorgun, yılgın, çaresiz insan ucu karanlığa açık sürgünlere gönderiliyor.

Bütün bu görsel dramın, bütün bu çağdaş trajedi kurgusunun ardından "Reklamlar"a geçebilecek miyiz sahiden?

Bizi kaygılandıran bu insanlık katliamının dehşet veren görüntüleri mi, yoksa menfaat rantlarından edinilmiş kafa konforumuzu mu koruyor reflekslerimiz?

Savaşın gölgelediği bir milimetrekare yer oluyor mu telaşeli gündelik programlarımızda gerçekten?

Savaş ateşten dokunuşlarla dokunuyor mu hayatlarımıza?

Konuşup durduğumuz bu koca laf dağlarının, hangi mazlumun derdine çare, hangi dağlanmışın yarasına merhem olduğunu bilen var mı?

Evet!..Kabul edelim: Bu sadece bir savaş ve bunu da seyretmek geliyor sadece elimizden!

Ama biz, bu ''seyretme'' hobisini olsun sorgulayamayacak kadar çektik mi elimizi eteğimizi yaşamaktan?

Herşeyi olduğu gibi kabulleneduracağımıza, "Savaş diye birşey var mı gerçekten?" sorusunun harına sokamaz mıyız ellerimizi.

Korkacak neyimiz var; kahramanlar korksunlar savaşın kutsal varlığını(!) ve kavramsal bütünlüğünü(!) sorgulamaktan!

Ne de olsa kahramanlarla caniler birbirlerini üretiyorlar durmadan ve eğer akledebilirsek biraz, onların kolkola pozverdiğini göreceğiz filtresi kaldırılmış fotoğraf makinalarımıza.