|
Yazarlar

Bir işaret fişeği

04:00 . 19/11/2022 Cumartesi

İsmail Kılıçarslan

1976 yılında Ankara’da doğdu. Lisans eğitimi dahilinde ilahiyat ve iletişim okudu ancak tamamlamadı. Hece, Yedi İklim, Kaknüs, Kırkayak, Fayrap, Kırklar ve İtibar dergilerinde şiirleri yayınlandı. Portakal Turta Bir de Kirpi, Ablam Uzak Ülkede ve Amerika Sen Busun isimli şiir kitapları, Başka Masallar isimli “büyüklere masallar” kitabı yayınlandı. Kanal 7'de metin yazarlığı, çeşitli radyo ve televizyonlarda programcılık, senaryo yazarlığı, belgesel ve televizyon filmleri yönetmenliği yaptı.

İsmail Kılıçarslan

Geçenlerde bilvesile çok ünlü bir psikiyatrist-yazar hocamızla oturduk. Mesele ister istemez ikimizin de ortak ilgi alanı olduğunu bildiğimiz bir meseleye yani “gençlik” meselesine geldi. Hoca, ergenlikten gençliğe doğru ilerleyen bir hastasının çok temel bir düşüncesinden bahsetti: “Annem babam benim istediğim her şeyi yapmak zorunda, ben onların istediği hiçbir şeyi yapmak zorunda değilim.”

Bence şahane bir düşünce, hatta gençlere açtığımız devasa ve saçma sapan krediyi düşünürsek az bile söylemiş hocanın takip ettiği hasta. Şöyle de diyebilirdi: “Başkaları benim istediğim her şeyi yapmak zorunda, ben başkalarının istediği hiçbir şeyi yapmak zorunda değilim.”

Meseleyi biraz geriden alayım izninizle.

Bugün Türkiye’de gençliği iki açıdan değerlendirmek mümkün bana kalırsa. Birinci açı “bilgiye erişim” ve “değişeni yakalama” bakımından değerlendireceğimiz açıdır. Burada gençlerimize hayran olmamak cidden mümkün değil. Teknolojide, bilgiyi işlemede, değişene uyum sağlamada muazzam denilebilecek bir performansları var.

Diğer açı ise oldukça karanlık bir açı. Sosyal oryantasyonları, algılama kabiliyetleri ve beklenti yönetimleri kelimenin tam anlamıyla felaket düzeyde ve bu asla ama asla gençlerimizin suçu değil. Zaten her zaman söylüyorum: “Türkiye’de gençlik meselesi bir yetişkin sorunudur.”

Sosyal oryantasyon dedim. Oturmayı, kalkmayı, sohbet başlatıp ilerletmeyi, bir diğeriyle işbirliği geliştirmeyi, nezaket ve görgü kurallarını, öteki ile birlikte yaşayabilme kabiliyetini, toplamda “yaşam görgüleri”ni kastediyorum aslında. Kötüden felakete bir gerileyiş söz konusu burada… Ebeveynleri ve toplum tarafından sürekli pohpohlanan gençler “ne yapsa gideri olan” insanlar olarak değerlendiriliyor. Ebeveynlerin “çok özel bir çocuk” cümleleriyle şişirdikleri, politikacıların üzerlerinden hesap yaptıkları, kültür endüstrisinin “öncelikli tüketici” olarak belirlediği gençler giderek “ipten kazıktan kurtulmuş, ne yapsalar olur” bir yere doğru ilerliyorlar. Oysa mesele basittir: “Çocukluktan kurtulmuş herkes üzerinde uzlaşılmış genel geçer davranış kalıplarına uymak durumundadır.”

“Çocukluktan kurtulmak” dedik değil mi? Efendim, o yaş zannedildiğinin aksine 18, 22, 25, “üniversite bitince” falan değil, dümdüz 13-14 yaştır. Bir bireyin “18 yaşına kadar çocuk kabul edilmesi” hukuki ve gerekli bir şeydir lakin bu durum çocuklarımızı “akıldan müsellah” kılmaz.

Gençlerimizin algılama kabiliyetleri konusunda da sıkıntı büyük bence. Temel mantık nosyonunun okullarda yeteri kadar verilmiyor oluşu, gençlerimizin dikkat sürelerinin çok aşağıya düştüğü gerçeği, “düşünce ve iletişim tabanlı” bir müfredata sahip olmayışımız gibi nedenlerle diyebilirim ki gençler en basit ilke ve gerçekleri sürekli “bana göre” kalıbına sokarak büküyorlar ve o “bana göre” üzerinden bir “yaşantı politikası” geliştiriyorlar. Bu da biz yetişkinlerin tabiri caizse çaresizlikle çıldırmalarına yol açıyor. En temel bilimsel gerçekleri, en genel toplumsal görgü kurallarını “bana göre” diyerek yok sayan bir sürü genç doluşuyor böylece topluma.

Beklenti yönetimi de bir başka sorun. Ebeveynler ve toplum tarafından “her şeyin en iyisine layık” diyerek yetiştirilen gençler, üniversiteden mezun olunca en üst düzey şirketlerde en yüksek maaşlarla işe başlayabileceklerini de düşünüyorlar, hemen bir iş kurabileceklerini de düşünüyorlar, kapağı Amerika’ya atıp 6 ayda bir araba bir de villa alabileceklerini de düşünüyorlar.

Gerçek hayatın gerçek dertlerini babalarından tokat, annelerinden “kısıtlanma” olarak tevarüs etmiş ebeveynler kuşağı, ne pahasına olursa olsun çocuklarını bu dertlerden uzak tutabileceklerini zanneden bir saflık, hatta bir salaklık biçimi geliştiriyorlar. Günümüz ebeveynleri, kendi çocukluk travmalarının intikamını almak için çocuklarını harcadıklarının, onları gerçek bir hayata taşıyamadıklarının farkında bile değiller. Bir de üzerine ailede “rol model” olmanın babadan anneye geçtiği gerçeğini koyarsak mesele iyice içinden çıkılmaz bir hal alıyor.

Geçenlerde bir grup delikanlıya şunu dediğimi hatırlıyorum mesela: “46 yaşındayım ve hayatım boyunca kimse bana yeteneğim için para vermedi, hep çok çalıştığım için ödeme aldım.”

Buradan bir sürü şey daha konuşabiliriz elbette ama şunu söyleyerek bitirmiş olayım. Yoksulluğu yoksunluktan, gerçek olanı sanal olandan, hakikati yalandan tefrik edemeyen ve “tefrik” kelimesi için bile sözlüğe bakmak zorunda olan gençler yetiştirdik, yetiştirmeye de devam ediyoruz. Ve bu, asla ama asla gençlerimizin problemi değil. Bu tamı tamına bizim sorunumuz. İster yüzleşelim, ister çocukluk travmalarımızdan kaçar gibi kaçalım bu hakikatten; sonuç değişmeyecek.

#Gençlik
#Ergenlik
#Ebeveyn
2 ay önce
default-profile-img
Bir işaret fişeği
Enerjide Türkiye Yüzyılı Zirvesi
Kafkasya ısınıyor
Avrupa’nın korkusu boşuna değil: Avrupa, İslâm’a gebe…
Beyaz bir kağıt
Kılıçdaroğlu’ndan SADAT’A Goebbels teknikleri ile seçimler öncesi ortalığı karıştıracak KAOS suikastlar uyuyan hücreler iftirası mı?