
Trump’ın Pekin ziyareti sırasında Şi Cinping’in ‘Thucydides tuzağı’ uyarısı yapması, küresel siyasetin iki büyük aktörünün mücadelesinin nereye evirileceğinden emin olmamakla ilgili kaygıyı yansıtıyor. Cinping, daha önce de antik Yunan tarihçisi Thucydides’in Peloponez Savaşı’nın nedenini Atina’nın yükselişi karşısında Sparta’nın duyduğu korku olarak açıklamasına referans vermişti. Çin’in yükselişinden Amerika’nın korkmaması gerektiği imasını taşıyan bu referans, aynı zamanda iki ülkenin barış içinde yaşayabilecekleri bir geleceğe de davet olarak algılanabilir. Sparta’nın savaşa neden olan yersiz korkularının bugün için de Amerika’nın kaygılarına benzetilmesi, Çin’in Amerika’yla bir çatışma arayışı içinde olmadığı şeklinde bir teskin etme çabası olarak öne çıkıyor.
İki dev gücün özellikle Tayvan üzerinden bir ‘yanlış hesap’ sürecine girerek savaşa sürüklenmesine karşı uyaran Cinping, büyük anlaşmalar imzalamadan Trump’ı adeta evine eli boş göndererek pozitif bir gündem arayışında olmadığını da göstermiş oldu. Bugün uluslararası ilişkilerin öne çıkan en kritik meselelerinden birisi, yükselen güç Çin ile halihazırdaki küresel hegemonik güç ABD arasında çatışmanın kaçınılmaz olup olmadığı sorusu olarak öne çıkıyor. 2008 finansal krizi öncesinde Çin’in küresel sistemini bizzat kendi eliyle sağlayan Washington, bu kriz sonrasında Asya’ya dönüş veya Çin’le mücadele adları altında Pekin’i çevreleme ve kapasitesini sınırlama çabasına girdi. Bu çabanın başarılı olduğunu söylemek zor ama iki ülkenin mücadelesinin artık klasik bir güç mücadelesinden çok küresel liderlik yarışının içinde olduğu açık.
Amerikan ekonomisi yıllık 32 trilyon gayri safi milli hasılasıyla 20 trilyonluk Çin ekonomisinden hala %50 daha büyük ancak satın alma gücü, ihracat ve üretim rakamları dikkate alındığında Çin’in birçok parametrede önde olduğu görülüyor. Küresel sanayi üretiminin %30’unu gerçekleştiren Çin, elektrikli araçlardan güneş panellerine, batarya teknolojisinden kritik minerallere kadar birçok alanda kritik avantajlara sahip. Ekonomik göstergeler bazı alanlarda Çin’in Amerika’yı geçtiğini gösterse de bunun totalde Amerikan ekonomisini yakaladığı veya geride bıraktığı anlamına gelmediği açık. Amerika’nın ileri teknoloji alanındaki üstünlüğü, doların rezerv para gücü olması, inovasyon gücü, akademik birikimi, serbest piyasası, çok uluslu dev şirketleri ve finansman gücü Amerikan ekonomisini gerçek anlamda küresel bir ekonomi kılıyor.
Çin ekonomik alanda büyük bir gelişme kaydetti ve Amerika’yı da kendine bağımlı kılan birçok avantaja sahip ancak bunu askeri alana tahvil etmesi daha uzun zaman olacak gibi görünüyor. Amerika’nın yıllık savunma harcamaları 900 milyar dolar civarında ve Trump bunu 1,5 trilyona çıkarmak istiyor. Çin’in bütçesi ise 330 milyar dolar civarında ve bu Amerika’yla mücadele etmek için çok yetersiz. Elbette askeri güç sadece bütçeyle ölçülemez ve özellikle donanma yatırımları Çin’i Tayvan ve Güney Çin Denizi’nde tartışılmaz bir deniz gücüne dönüştürdü. Ancak halihazırda küresel çapta birden fazla savaşı yürütme kapasitesi sadece Amerika’da var. Dolayısıyla Çin Tayvan’ı alma kapasitesi olsa da buna girişmesinin maliyetinin çok yük olabileceğinin farkında ve Şinping’in Thucydides tuzağı uyarısını Tayvan meselesi bağlamında yapması bunun en önemli göstergesiydi.
Şu aşamada ne Pekin’in ne de Washington’ın savaş istemediği açık ancak bir tarafta Çin’in yükselişinin yarattığı huzursuzluk bir yanda da Amerika’nın geleceği kaybetme korkusu iki gücün rekabetini körükleyen bir etki yaratıyor. Amerikan kapitalizmi Çin’i hem yeni ve büyük bir pazar yaratmak hem de ucuz üretimi kıta Amerika’sı dışına taşımak için küresel sisteme dahil etme yoluna gitti. Ancak uzun yıllar sonra Çin’in yükselişinin sağlıklı yönetilemediğini gören stratejistler, Çin’i çevreleme gibi stratejiler önerse de karşılıklı bağımlılık gibi sebeplerle başarılı bir politika uygulanamadı. Şu sıralar ikili ayrışma politikasının kısmen uygulandığını görüyoruz ancak Trump’ın Pekin’e en büyük şirket CEO’larını götürmesi bu politika kesin karar kılmadığını gösterdi. Diğer bir deyişle, Trump bütün anti-Çin söylemine rağmen Pekin kabul ederse ekonomik ilişkileri daha da derinleştirmeye açık bir tavır sergiliyor.
Önümüzdeki yıllarda Çin’in yükselişinin devamı ve Amerika’nın bunu yönetemediği hissine kapılması durumunda ikili rekabetin sürtüşme veya çatışmaya doğru evirilmesi riski artabilir. Amerika’nın Çin’in yükselişini küresel hegemonyasına kasteden varoluşsal bir meydan okuma olarak görürse, Washington’ın tavrı hırçınlaşabilir. Böyle bir bağlamda da Tayvan veya başka bir bölgesel mesela kıvılcım olarak sıcak çatışma ihtimali güçlenir. Son yıllarda Çin’e karşı sertleşen Washington, teknoloji ihracı kısıtlamaları, tedarik zincirinin Çin’den ayrıştırılması, Tayvan’a desteği ve Asya-Pasifik’te askeri varlığını artırma gibi adımlar atıyor. Çin’i küresel sisteme dahil ederek dönüştürme politikası çoktan bırakılmış durumda ancak yeni çevreleme politikasının da sonuç verdiğini söylemek zor.
Bu manzaraya bakıldığında, Amerika-Çin ilişkisinin yönetilmesinde önemli bir paradoks öne çıkıyor: ne Çin’in uluslararası sistemdeki Amerikan hegemonyasını sona erdirecek gücü var ne de Amerika Çin’in yükselişini durduracak güce sahip. İki ülke arasında Soğuk Savaş yerine adeta bir soğuk barış dönemi öneren stratejistler tam kopuşun mümkün olmadığını ancak tam bir iş birliğinin de sürdürülemeyeceği bir stratejik rekabet dönemine girdiğimizi savunuyor. Çin’in Amerika’yı gereksiz korkulara yenik düşmemeye çağırması makul görünebilir ancak Washington’dan bakıldığında bu Çin’in yükselişinin devamının önünü açmaktan başka bir şey değil.
Her iki başkanlık döneminde de önce yoğun baskı politikası izleyerek büyük bir ticaret anlaşması yapmaya çalışan Trump, bu çabasında başarılı olamamış görünüyor. Amerika’nın geçmişte başka ülkelerin yükselişi veya tehdidi konusunda da çok derin kaygı yaşadığı dönemler olmuştu ancak bu güçler Amerika’nın küresel hegemonyasını sona erdirmeyi başaramadılar. Elbette tarihin bu şekilde gerçekleşmesi ilerde de hep böyle olacağı anlamına gelmiyor ve Çin’in Amerika için nevi şahsına münhasır bir meydan okuma oluşturduğu kesin. Şi’nin Thucydides göndermesi, ABD’yle yeni bir ilişki biçimi önermekten kaçınarak Çin’in yükselişinin önlenemeyeceği iddiasını da içinde taşıyor. Ancak Amerika’nın bugün için Çin’in yükselişini engellemekte zorlanıyor olması, bunu farklı yöntemlere başvurarak gelecekte başaramayacağı anlamına da gelmez. Amerika bir gün Şi’nin tavsiyesini dinlemeyip Thucydides tuzağına düşerse, bu belki de başka çaresi kalmadığından değil Çin’in yükselişini önlemek için farklı bir yöntem deneme isteğinden kaynaklanabilir.
BIST isim ve logosu "Koruma Marka Belgesi" altında korunmakta olup izinsiz kullanılamaz, iktibas edilemez, değiştirilemez. BIST ismi altında açıklanan tüm bilgilerin telif hakları tamamen BIST'e ait olup, tekrar yayınlanamaz. Piyasa verileri iDealdata Finansal Teknolojiler A.Ş. tarafından sağlanmaktadır. BİST hisse verileri 15 dakika gecikmelidir.