
Merve Kavakçı olayından hareketle ülkenin içine sokulduğu ruh halini en iyi analiz eden yazılardan birisini Hürriyet''ten Serdar Turgut yazmıştı. Turgut; "Suçluluk kompleksi" başlığını taşıyan ve "Başardınız yine, kutlarım hepinizi" cümlesiyle son bulan bu yazısında giriştiği analizi birkaç gün daha sürdürse Hürriyet okurları için memleketin hali epeyce berraklaşacaktı; ne yazık ki, benim bütün iyiniyetime rağmen bir türlü anlamlandıramadığım gerekçelerle ikinci gün "çark etti" ve "göbeğini" anlatmaya soyundu. Serdar Turgut, Türkiye''yi her kritik dönemde daha da bir yoğunlaşarak kaplayan nefes alınamaz havasını anlamaya çalışırken hareket ettiği temel kavram çok basitti: "Aykırılık". Yazara göre, "gerçek demokrasilerde ''aykırı'' olmak aslında son derece zor bir iştir." Fikirlerde ve yaşam biçimlerinde "bin çiçek" açmasının zaten tabii karşılandığı gerçek demokrasilerde "aykırı" olabilmek için gerçekten "tuhaf" olmak gerekiyordu. Ya Türkiye''de? Turgut''a göre, "Burada ''aykırı'' olabilmek için yapacağınız şey, sadece resmen geçerli olandan farklı bir şey düşünmektir." Evet, "aykırı" olarak nitelenebilmenin bundan kolay bir yolu olabilir mi? Bir tarafta "resmen geçerli olan", diğer tarafta bu sıfatla öyle ya da böyle uyuşmayan bir "aykırılar" dünyası! "Bu tanım gereği böyledir, diyor Turgut, çünkü resmiyetin dışına çıkıldığı takdirde devletin isterse insana hayatını zehir edebileceği de kesindir." Turgut, artık "duvar"ın (yanlış anlaşılmasın, Berlin Duvarı''ndan söz ediyorum) ötesinde değil neredeyse tamamen "duvarın altında" kalmış bu "ideokrasi"nin panzehiri olarak da, haklı olarak "anlama çabası"nı öneriyordu. Etrafımızda olup biteni ve bu arada "türban"ı anlamak için biraz gayret sarfetsek ne olur?
Serdar Turgut''ın "aykırılık"ın demokrasilerde ve Türkiye gibi ülkelerde taşıdığı farklı anlamlardan söz eden bu yazısı bana bir zamanlar (yani "duvar" yıkılmadan önce) yapılan bir başka sınıflandırmayı hatırlattı. Başta Sovyet Birliği olmak üzere "Duvar"ın ötesinde yer alan totaliter rejimlerde düzenin beğenmediği aydınlardan "rejim karşıtı" olarak söz edilirdi. Soljenitsin de bu sıfatı taşıyordu Bukowski, Zinoiev ve diğerleri de. Rejimin bu "rejim karşıtları"na işaret ettiği yol da tekti: "Ya sev, ya terket". Burada dikkatinizden kaçmadığını sandığım husus, bu totaliter rejimlerde "muhalif"den söz edilmemesiydi. Rejimin gözünde iki tür aydın vardı: "Resmen geçerli olan"a biat edenler ve "rejim karşıtları". "Bu insanlardan niçin ''muhalif'' olarak söz edilmiyordu?" sorusuna uzun uzadıya cevap aramak gereksiz sanırım. Totaliter rejim "muhalif" tanımaz; "muhalif"in tanınabilmesi için ülkede meşru olarak tanınan bir "muhalefet"in olması icabeder. Demokratik rejimlerde ise, tam tersine, "rejim karşıtları"ndan söz edilmez: orada "akıl"lar ve fikirlerin başka başka olması zaten rejimin varlık nedeni olarak kabul edildiğinden, iktidardakiler ve siyasal, ideolojik, etik vb. türlü çeşit "kamp"ta yer alan "muhalifler" birbirlerine "Ya sev, ya terket" demek akıllarından geçmeyen toplumda bir "ortak iyi"yi tesis etmek için gayret sarfederler. Bu iki dünya birbirine çok yabancıdır ve işte bu nedenden olacak, bir zamanlar Sovyetler Birliği''nden kapı dışarı edilen Bukowski''ye Batılı gazeteciler "Siz ülkedeki hangi siyasal kampta yer alıyorsunuz?" diye sordukları zaman aldıkları şu cevap akıllarını başlarına getirmişti: "Ben Toplama Kampı''ndan geliyorum!"
Şimdi isterseniz bu hikayelerden bir "moralite" (kıssadan hisse) çıkartalım: Dikkat ederseniz Türkiye''de de devletin organik aydınları "rejim karşıtları" nitelemesini bolca kullanıyorlar. "Muhalif" sözcüğünü kullanmaktan olabildiğince sakınıyor ya da bu sözcüğü "rejim muhalifleri" şekliyle seviyorlar. "Devlet ve onun organik aydınları" dedim. "Devlet"in başsavcının dilinde dile gelen bakışına sanırım hiçbirimiz şaşırmıyoruz; dolayısıyla ondan uzun uzadıya söz etmek gereksiz. Pekiyi ya onun "organik aydınları"? Burada biraz durmamız gerekiyor. Üniversite senatolarının peş peşe yayınladıkları açıklamalardan, "kamusal alan-özel alan" gibi dünyanın her yanında iyi işlere yarayan bir kavram çiftini neredeyse cep telefonlarının "kapsama alanı"na dönüştüren cahil ama muhteris aydınlardan, "İnanç özgürlüğü, masum dini duygular, kişi hak ve özgürlükleri gibi demokratik hakların ardına gizlenerek beslenen dinsel gericiliğin son saldırı noktası laik, demokratik ve çağdaş cumhuriyet''in en temel organı TBMM olmuştur" gibi gerçek bir yazar ve edebiyatçının karşılaştığında hızla uzaklaşacağı bir bildirinin altına imza atan Türkiye Yazarlar Sendikası ve Edebiyatçılar ve Pen Yazarlar Derneği''den söz etmeden olur mu? Julien Benda''nın 1926''da yayınladığı kitabının adı bugünlerde bunun için hep aklıma geliyor: Aydınların İhaneti.
BIST isim ve logosu "Koruma Marka Belgesi" altında korunmakta olup izinsiz kullanılamaz, iktibas edilemez, değiştirilemez. BIST ismi altında açıklanan tüm bilgilerin telif hakları tamamen BIST'e ait olup, tekrar yayınlanamaz. Piyasa verileri iDealdata Finansal Teknolojiler A.Ş. tarafından sağlanmaktadır. BİST hisse verileri 15 dakika gecikmelidir.