1999''un Mart ayında, Mardin Kızıltepe operasyonu ile Hizbullah''a büyük darbe indirildiğini, 20 bin örgüt elemanının adının açığa çıktığını biliyoruz.O günden bugüne neden ağırdan alındı? Taşeron örgütü halâ başka maksatlarla kullanmak isteyenler mi vardı? Veyahut Fazilet davasının son aşaması mı beklendi?Cezayir''e benzer kanlı bir tablo yaratmak suretiyle, İslâm''ın, irticaın, ne büyük bir tehdit olduğu anlatılmak, antidemokratik gelişmelere meşruiyet zemini hazırlanmak mı isteniyor?
Hizbullah''ın mahiyeti, yavaş yavaş çözülüyor ve bu örgütün içine devletin elinin uzandığı, arşivler karıştırıldıkça biraz daha ortaya çıkıyor.
28 Temmuz 1993 tarihli Sabah gazetesindeki sütununda, Güngör Mengi, "İsrail hükûmetlerinin terör konusunda değişmez danışmanı" diye tanımladığı, ama ismini vermediği bir uzmana atfen şu görüşleri yayınlıyordu: "PKK''nın yanı sıra karşınıza bir de Hizbullah çıkacak. Şimdi yerleşme hazırlığındalar. Bir şey yapamıyorlar. Ama birkaç yıla kadar çok daha kötü senaryolara hazır olun."
Aynı tarihli Sabah gazetesinde Sedat Sertoğlu, Kudüs''ten yazıyordu:
"İsrail, PKK terörü konusunda Türkiye ile işbirliğine hazır. Burada görüştüğüm terör uzmanları ve hükûmet çevreleri, bu işbirliğini ciddi bir biçimde geliştirme arzusundalar. ...İsrail hükûmetlerine terör konusunda danışmanlık yapan ve uluslararası alanda çok önemli yeri olan bir isim var karşımda. Yaklaşık bir saat 20 dakika süren konuşmada ortaya çıkan tablo şu:
1) Abdullah Öcalan''ı mutlaka halledin. Şu sırada halledemezseniz, kendisine uluslararası tanınma yolları açılırsa, hiç halledemezsiniz. 1982 yılında Arafat meselesinde bizim yaptığımız hatayı siz yapmayın.
2) PKK''yı, Kürt vatandaşlarınızla çözebilirsiniz. Onların yardımına ihtiyacınız var. Kürtler''i PKK''ya karşı geçirecek bir stratejiyi uygulamalısınız. PKK''nın altındaki halıyı ancak onlarla birlikte çekebilirsiniz.
3) Suriye ve İran Türkiye''nin dostu değil.
4) PKK''nın bugün yaptığı terörizme, birkaç yıl içinde Hizbullah da başlayacaktır. Hizbullah örgütü Türkiye''de bugün için yerleşme ve alt yapı sağlama aşamasında."
Hizbullah vahşeti ortaya çıkar çıkmaz, gazeteciler, büyük çoğunlukla devleti sorgulamaya başladı. Basın mensuplarının söyledikleri, Recai Kutan''ın bir cümle ile özetlediğinden farklı şeyler değildi.
RUŞEN ÇAKIR (20 OCAK 2000, MİLLİYET) :
"Bütün disiplin ve gizliliğe çok önem vermelerine rağmen, yaşanan gelişmeler, başından beri devletin Hizbullah''ı belli ölçülerde denetim altında tuttuğunu ve içine sızmış olduğunu gösteriyor. Buradaki temel soru, düğmeye neden şimdi basıldığıdır."
ZÜLFİ LİVANELİ (20 OCAK 2000, SABAH):
"PKK''ya karşı Hizbullah''ı örgütlemek, eğitmek ve eylemlerine göz yummak da böyle bir kurtarıcılık örneği. Dolayısıyla Hizbullah''ın katlettiği insanların kanına da bazı devlet yetkililerinin de eli bulaşmış durumda..."
TUFAN TÜRENÇ (21 OCAK 2000, HÜRRİYET) :
"Hizbullah''ın mezar evlerini eliyle koymuş gibi bulan polis, şimdiye kadar neden elleri kolları bağlı kaldı? İnsanların aklına daha ilginç bir soru takılıyor: ''Bugün kim ve ne için düğmeye bastı da bu vahşet sürüsü sapır sapır ortaya döküldü. Birbiri ardına mezar evler bulundu''
...Yaklaşık 10 yıldır işlenen ''faili meçhul cinayetler''in büyük bir bölümünün bu örgüt tarafından gerçekleştirildiğini sokaktaki çocuk bile biliyordu. Devlet, herkesin ıcığını cıcığını bildiği bu örgütün üzerine neden gitmedi de bugünkü vahşetin doğmasına göz yumdu? Hükûmet bunun hesabını, güvenlik birimlerinin gelmiş geçmiş bütün sorumlularından sormalı."
OKAY GÖNENSİN (21 OCAK 2000, YENİ BİN YIL) :
"Hizbullah PKK yanlılarını öldürdükçe, bazı yetkililerin bu kıyıcı örgüte en azından ''hoşgörü'' ile baktıkları bugün açıkça söyleniyor."
ALİ BAYRAMOĞLU (21 OCAK 2000, YENİ BİN YIL):
"Bugün bazı emniyet mensupları, bir dönemler, Hizbullah''a, düşmana saldırıyor, onun yayılmasını engelliyor diye sempatiyle baktıklarını, bunun da ötesinde sistemin bu grubun faaliyetlerine el altından destek verdiğini, hatta adını kullandığını her özel sohbette itiraf etmiyorlar mı?"
BEKİR COŞKUN (20 OCAK 2000, HÜRRİYET) :
"Devlet adamları yetersiz-aciz kaldıklarında, teröre karşı başka bir ''konsensus'' yarattılar. Asala''ya karşı kurşun sıkan vatan evlatları...Sola karşı sağ militanlar... Kürt mafyasına karşı Karadeniz mafyası... PKK''ya karşı Hizbullah"
HADİ ULUENGİN (22 OCAK 2000, HÜRİYET):
"Kürt kimlikli fakat Şeriat söylemli ''Hizbullahçıların'' Marksist - Leninist retorik paralayan PKK militanlarıyla aynı coğrafyada ve birbirlerine hasım konumda faaliyet gösteriyor olması, söz konusu ''derin devlet''i taktik bir tercihe götürdü. Birinciler ''daha az tehlikeli'' addedildiğinden Müslüman yaftalı tedhiş çetesinin kollanması, en azından ona göz yumulması gündeme geldi. Bir bakıma, ''Hizbullah'' Susurluk''un Güneydoğu şubesi olarak çalıştı."
CENGİZ ÇANDAR (23 OCAK 2000, SABAH):
"Hizbullah operasyonu ile ''irtica tehlikesi''nin boyutlarının doğrulandığını anlatmaya çalışıyorlar. Oysa, tam tersine, Hizbullah ile 28 Şubat arasında ''ensest'' bir ilişki söz konusu. Hizbullah''ı palazlandırıp, bir cinayet makinesi haline dönüşmesinde başrolü oynayanlar, 28 Şubat''ta ne rol aldılar? Bir hafızanızı yoklayın bakalım. Susurluk, üzerine 28 Şubat''ın gelmesiyle örtbas edilmedi mi?"
CÜNEYT ÜLSEVER (24 OCAK 2000, HÜRRİYET) :
"Resmi adı ile ''Güneydoğu sorunu'' halk tabiri ile ''Kürt meselesini'' biraz bilenler, Hizbullah''ın ''iti ite kırdırmak'' politikası ile, PKK''ya karşı nasıl panzehir olarak kayırıldığını, hatta teşvik edildiğini biliyorlar."
UMUR TALU (25 OCAK 2000, MİLLİYET):
"Yıllardır, uzak ve ''bölgesel'' diye umursanmayan bir vahşet ancak İstanbul''da ceset fışkırınca fark edilebildi. Yoksa, cinayetlerden kayıplara, belgelere, iddianamelere, raporlara, sansürlenen ifadelere kadar bu ''vahşet'' yeni değildi ki. ...Bu işlere bulaşanlar, teşvik edenler, hoşgörenler, bunu bir güvenlik politikası olarak, ''emir-komuta'' ile yahut kendi inisiyatifiyle uygulayanlar sorumludur."
ENİS BERBEROĞLU (27 OCAK 2000, HÜRRİYET):
"Hizbullah''ın iman ettiği renk yeşil. Mahmut Yıldırım''ın devlet adına tetik düşürürken seçtiği kod adı Yeşil. Coğrafyaları ortak, dahası düşmanları aynı: PKK. Aralarında işbirliği olduğunu düşünmek için mutlaka polisteki itirafları beklemek gerekmiyordu zaten. Üçgenin ikiz kenarı olan Susurluk ve Hizbullah kesiştiğine göre, devleti temsil eden tabanı da var demektir."
GÜLAY GÖKTÜRK (27 OCAK 2000, SABAH):
"Hizbullah denen gizli örgütün temizlenmesi, emniyet kuvvetlerinin pekalâ altından kalkabileceği bir iş olduğunu, bugün polisin yürüttüğü başarılı operasyonlardan görüyoruz. Bir terör örgütüne karşı operasyon yapmak için, hükûmet yıkmak gerekmezdi. Parti kapatmak, belediye başkanı tutuklamak gerekmezdi. Ülkenin ''tehdit stratejisi''ni değiştirip tarihte ilk kez dış düşman yerine iç düşman koymak gerekmezdi."
FATİH ALTAYLI (28 OCAK 2000, HÜRRİYET):
"Demirel çıkıp ''Devlet suç işlemez'' derse, herkes suçun kendi payına düşen bölümünü örtmeye kalkarsa Hizbullah meselesi de aynen Susurluk meselesi gibi kaynar gider. ...Teoman Koman, Veli Küçük''ü, partiler milletvekilleri, bakanlar bürokratlarını korudular. Bütün bunlar da ''devleti yıpratmama'' adına yapıldı. Oysa sonuç tam tersi oldu. Kişilerden hesap sorulmayınca, pislik külliyen devletin üzerine kaldı."
MEHMET ALTAN (29 OCAK 2000, SABAH):
"Susurluk skandalını hiç yaşamamış gibi bir takım ''köktendevletçiler'' her gelişmeyi ''din devleti tehlikesine'' bağlayıp, devletin garip yapılanmasının sorgulanmasını engellemeye uğraşıyorlar. ...Devletin illegal örgütlenmeye sıcak baktığı, canilerin korunduğu böyle bir ortamı bile aşacağımız yeni bir döneme giriyoruz. Çünkü artık kendi kendimize değiliz."
ETYEN MAHÇUPYAN (30 OCAK 2000, RADİKAL):
"Hepimizin bildiği gibi bu örgüt devlet tarafından bilerek kullanılmıştır. Bu boyuttaki şiddetin devlet tarafından desteklendiğine inanmak abes olsa da, belli ki Hizbullah''ın yöntemi devleti en azından ilgilendirmemiştir. ...Hizbullah bizzat devlet memurlarının aktif koruması altında büyümüştür. Dolayısıyla ''Hizbullah nedir'' sorusu giderek zihinlerimizde farklı bir yankı bulmaktadır: Devlet nedir?"
"Burada ilginç olan, Türkiye''de irtica tehlikesinin uzun yıllardan beri sık sık vurgulanmasına rağmen bu söylem içinde Hizbullah''ın hiçbir zaman yer almamış olmasıdır. Oysa sırf 1992-1997 yılları arasında Hizbullah''ın işlediği cinayetlerle ilgili olarak yakalananların sayısı 1578 idi. Hizbullah bunca yıl sessiz bir şekilde büyüyüp resmî ağızların verdiği bilgiye göre 4 bini silâhlı 20 bin militanlık bir güç oluşturmasında devletimizin ciddi bir günahı var."
"Güneydoğu''daki kanlı kargaşada PKK''ya karşı her yolu mübah sayan anlayış, bunun için en uygun ortamı yaratmıştı. Bir süre başarılı bulunan Hizbullah böyle palazlandı"
"Hizbullah''ın PKK yayılmasını engelleyen bir unsur olarak kollandığı, Yeşil kod adlı hayalet ajanla desteklendiği, iddia ediliyor. Ama devletin resmi ağızları susuyor. ...İti ite kırdırma ilkelliğine dayalı asayiş politikasının artık tarihin çöplüğüne atıldığını devletin açıkça ilân etmesi gerekir."
Genelkurmay''ın açıklaması, iktidarın baskısı geldi ve basındaki sorgulama sona erdi.
Şimdi, Hizbullah ile Fazilet''i irtibatlandırma, bagajı, "İslâmi kesim" üzerinde bırakma çabası göze çarpıyor. İki yıl öncesinin Aczmendi ve zikir tabloları gibi, bu defa da bir başka hoca bulundu, onun kasetleri yayınlanıyor. "Derin devlet" şantaj torbasını açtı.
Mesut Yılmaz 15 Ocak''ta, yani Kavacık operasyonu yapıldığında, evvelce yakalanan 500 kişinin gözaltında bulunduğunu ATV''de söyledi.
1999''un Mart ayında, Mardin Kızıltepe operasyonu ile Hizbullah''a büyük darbe indirildiğini, 20 bin örgüt elemanının adının açığa çıktığını biliyoruz.
O günden bugüne neden ağırdan alındı? Taşeron örgütü halâ başka maksatlarla kullanmak isteyenler mi vardı? Veyahut Fazilet davasının son aşaması mı beklendi?
Cezayir''e benzer kanlı bir tablo yaratmak suretiyle, İslâm''ın, irticaın, ne büyük bir tehdit olduğu anlatılmak, antidemokratik gelişmelere meşruiyet zemini hazırlanmak mı isteniyor?
Acaba niçin Cüppeli Hoca Ahmet Ünlü''nün 5 yıl öncesine ait kasetleri ancak bugün ortaya çıktı?
"Devlet" elinde, gerektiğinde kullanmak üzere, şantaj kasetleri mi biriktiriyor?