Görme: Optikle mana arasında hakikatin perdesini aralamak

04:0019/05/2026, Salı
G: 19/05/2026, Salı
Ömer Lekesiz

Nur ve nur estetiği ile ilgili yazılarımızda, görüşlerini anlamaya/anlatmaya çalıştığımız zatların en meşhur eserlerine başvurduğumuz için ayrıca kaynak belirtmemiştik. Bu tutumuzu şimdi inceleyeceğimiz “görme” konusunda da sürdüreceğiz. İslam tasavvurunda görme, yalnız gözün dış dünyaya açılması değildir; ışık, renk, suret, akıl, hayal, basiret ve marifet… arasında kurulan çok katmanlı bir idrak düzenidir. Bu düzenin ilk eşiğinde yer alan İbnü’l-Heysem, görmeyi fizikî şartlarıyla ele alır. Ona

Nur ve nur estetiği ile ilgili yazılarımızda, görüşlerini anlamaya/anlatmaya çalıştığımız zatların en meşhur eserlerine başvurduğumuz için ayrıca kaynak belirtmemiştik. Bu tutumuzu şimdi inceleyeceğimiz “görme” konusunda da sürdüreceğiz.

İslam tasavvurunda görme, yalnız gözün dış dünyaya açılması değildir; ışık, renk, suret, akıl, hayal, basiret ve marifet… arasında kurulan çok katmanlı bir idrak düzenidir. Bu düzenin ilk eşiğinde yer alan İbnü’l-Heysem, görmeyi fizikî şartlarıyla ele alır. Ona göre gözle nesne arasında bir mesafe bulunmalı, nesne gözün karşısında durmalı, arada saydam ve kesintisiz bir ortam olmalı, nesnede ışık bulunmalı, nesne yeterli büyüklükte olmalı ve görülen şeyde matlık yahut renk bulunmalıdır. Bu şartlardan biri eksik olduğunda görme gerçekleşmez. 

İbnü’l-Heysem’in konuya en önemli katkısı, görmeyi gözden çıkan ışınlarla değil, nesneden göze gelen ışık ve renk suretleriyle açıklamasıdır. Görme, temasla değil mesafeyle; keyfî bakışla değil, düz çizgiler boyunca gelen ışıkla gerçekleşir. Nesnenin rengi, ışıkla birleşerek göze ulaşır; ışık yoksa renk de görünür olamaz. Böylece görme, ışık, mesafe, saydamlık ve suretin göze intikaliyle kurulan bir fizikî-idrakî olay hâline gelir.

Bu ilk aşamada görme, büyük ölçüde optik bir hadisedir. Ancak İbnü’l-Heysem’in optiği bile salt fizik değildir. Çünkü görme, nesnenin “göze ulaşması” kadar gözün o etkiyi kabul edebilmesine de bağlıdır. Nesne çok küçükse, çok yakınsa, arada engel varsa, ortam saydam değilse veya ışık yetersizse göz görmez. Böylece görme, dış dünyanın kendiliğinden verilmesi değil; belirli şartlar altında mümkün olan ölçülü bir idraktir.

İmam Gazzâlî’de ise konu optikten manaya doğru yükselir. O, dış gözün görmesini kabul eder; fakat bu gözün kusurlarını sayarak onun sınırlı olduğunu gösterir. Dış göz kendini göremez, uzağı ve yakını eksik görür, perdenin arkasına nüfuz edemez, eşyanın iç yüzünü kavrayamaz ve çoğu zaman yanılır. Buna karşılık akıl hem kendini hem başkasını bilir; uzakla yakını, zahirle bâtını, suretle hakikati ayırt edebilir. Bu yüzden Gazzâlî’ye göre nur ismine dış gözden çok akıl layıktır.

Burada görme artık yalnız retinal bir hadise değildir; aklın görmesi, kalbin görmesi, yani basiret söz konusudur. Dış göz şehadet âlemini görürken iç göz (basiret) melekût âlemine açılır. Dış gözün güneşi duyusal güneştir; iç gözün güneşi ise Kur’ân’dır. Nasıl güneş olmadan göz göremezse, Kur’ân’ın nuru olmadan akıl da hakikati bütünüyle idrak edemez. Böylece Gazzâlî, görmeyi duyudan akla, akıldan vahye bağlar.

Bu çizgide Maktul Sühreverdî daha farklı bir eşik açar. O, görmeyi ne gözden çıkan ışınla ne de nesnenin suretinin göze yerleşmesiyle açıklar. Gözden ışık çıkması ona göre imkânsızdır; çünkü bu ışığın cevher mi araz mı olduğu, nasıl hareket ettiği, uzak yıldızlara nasıl ulaştığı izah edilemez. Suretin retinaya yerleşmesi görüşü de ona göre yeterli değildir; çünkü dağ gibi büyük bir varlığın küçük gözbebeğine nasıl sığdığı açıklanamaz.

Sühreverdî’nin yaklaşımı, görmeyi nefsin işrâkî huzuru olarak anlamasıdır. Görme, nâtık nefsin dış varlığa yönelmesi, onu bir tür nuranî kuşatma ile hazır kılmasıdır. Burada görme, sadece fizikî temas veya suret alımı değil, “huzur” ilişkisidir. Nefs, ışıklı dış varlıkla karşılaştığında ona yönelir; bu yöneliş ve işrâkî bağ görmeyi meydana getirir.

Bu yaklaşımda görme, artık yalnız “nesnenin göze gelmesi” değil, idrakin görülen şeye nuranî bir şekilde açılmasıdır. Sühreverdî’de ışık, varlığın açıklığıdır; görme de bu açıklığa katılma biçimidir. Onun dış dünyadaki görme ile aynadaki görme arasında yaptığı ayrım da önemlidir: Dış dünyadaki nesne, nefsin dışsal varlıkla işrâkî ilişkisiyle; aynadaki suret ise misal âlemiyle bağlantı üzerinden anlaşılır. Böylece görme, fizik âlemden misal âlemine açılır.

İbn Arabî’de ise görme, basar ve basiret, müşahede ve marifet, hayal ve hakikat arasında daha geniş bir ontolojik alana taşınır. Ona göre basiret görmesi bilgidir; göz görmesi ise bilginin meydana gelme yollarından biridir. Görmek bilmekten daha açık bir idrak derecesi olabilir; fakat her görme hakikati kuşatmaz. Bu yüzden insan gözüyle değil, düşüncesi ve ibret nazarıyla bakmakla sorumludur.

İbn Arabî’de görme, yalnız görenin fiili değildir; görülenin de görülmeye istidadı olmalıdır. Her mümkün, görülmeye yatkındır. Fakat görmenin hakikati, yalnız dış varlıkta değil, nispetlerde, tecellilerde ve hayalde belirir. Göz hem duyu hem hayal gözüyle görür. Kalp gözle gördüğü gibi, retinal göz de basiretle görebilir. Bu yüzden görme, marifete tabidir.

Buradan devam edelim inşallah.

#aktüel
#hayat
#Ömer Lekesiz