Türkiye’de son kırk yılda, ama bilhassa bu kırk yılın ikinci yarısında klasik İslam düşüncesinin kaynaklarıyla irtibat hatırı sayılır derecede güçlendi. Bunda ilahiyat fakültelerinin yoğun mesaisinin, TDV İslam Ansiklopedisi çalışmasının, klasik kaynakların tercüme edilip yaygın bir şekilde okunmaya başlamasının ciddi etkisi olduğu söylenebilir. Bu gelişme pek çok açıdan tahlil edilebilir. Fakat genelde çağdaş İslam düşüncesinin, özelde Türkiye’de İslam düşüncesi kapsamında değerlendirebileceğimiz fikriyatın serencamı açısından sözünü ettiğimiz gelişmenin hususi bir önemi var. İslam düşüncesi çalışmaları ilk kez gündemini klasik kaynakların muhtevasından almaya ve kelimenin hakiki anlamıyla nazarî sorunlarla ilgilenmeye başladı. Önceki yıllarda ağırlıklı olarak edebiyat eserlerinden, gündelik siyasetten veya tercüme edilen eserlerden devşirilen gündem, yerini klasik dönemde kaleme alınmış kelam, felsefe ve tasavvuf eserlerindeki nazarî bahislere bırakma eğilimine girdi. Eşarî, Mâtürîdî, Fârâbî, Âmirî, İbn Sînâ, Cüveynî, Gazzâlî, Fahreddin er-Râzî, İbn Rüşd, Âmidî, İbnü’l-Arabî, Konevî, Tûsî, Ebherî, Kâtibî, Teftâzânî, Cürcânî, Molla Fenârî gibi bir zamanlar kimisi sadece biyografi eserlerinden, kimisi şöhret bulmuş birkaç eserinden tanınan, kimisi ise bırakın efkâr-ı umûmîyi uzman seviyesinde dahi bilinmeyen klasik düşünürler, artık büyük eserleriyle bilinmeye ve her biri hakkında uzmanlar yetişmeye başladı. İslam düşünce tarihini şekillendiren ana görüşler, bu görüşlerin delilleri ve muhtelif yorumları saha uzmanları tarafından kaleme alınmaya devam ediyor. Kuşkusuz klasik düşünürleri okumak, anlamak ve yorumlamak uzun yıllara yayılan bir süreçtir. Sürecin her bir aşamasının kendine özgü gerekleri ve sonuçları vardır. Fakat okuma ve anlama sürecinin bütün aşamalarının ortak bir hususiyeti vardır: mesele ve çözüm devşirmek. Klasik eserler işlenmiş, dakikleştirilmiş ve tahkim edilmiş metinlerdir; her ne kadar belirli dönemlerin anlayış ve hassasiyetlerini taşısalar da bütün dönemleri ilgilendiren sorunları ele alırlar. Üstelik saf nazarî bahislerin bir dönemi yoktur. Bu sebeple dönemlerin büyük düşünürleri, araştırdıkları, açıkladıkları ve tartıştıkları nazarî bahislerde daima tarih üstü bir seviyeyi muhafaza ederler. Evet, her düşünür tarih içinde yaşar ve kendi döneminin çocuğudur ama her bir dönemde o dönemi aşan ve farklı dönemleri birbirine bağlayan zamanüstü bir boyut vardır. Büyük düşünürler her iki boyuta şahitlik ederler. Zaten bu seviye ve boyut fark edilmeden düşünürlerle hakiki anlamda irtibat kurulamaz. Bu hem Eflâtûn, Aristo ve Plotin gibi Yunan ve Helen döneminde yaşayan düşünürler hem Fârâbî, İbn Sînâ, Fahreddin er-Râzî ve İbnü’l-Arabî gibi İslam dönemi düşünürleri hem de Descartes, Leibniz, Spinoza, Kant, Hegel gibi Batı medeniyeti düşünürleri hatta son yüzyılda kaleme alınan modern klasikler için de geçerlidir. Bu düşünürlerden birinde hem yaşadığı çağın kendine özgü sınırlılıklarını hem de nazarî ıstırabın katbekat pişirip çağlara dayanıklı hale getirdiği düşünceyi görmek mümkündür. Dolayısıyla herhangi bir dönemi temsil eden düşünürlerle kurulan irtibat, bir yönüyle belirli zaman ve mekânda yeşermesi anlamında yerel, bir yönüyle de o zaman ve mekânı aşması anlamında evrensel boyutlara sahip bir ilişkidir. Tam da bu nedenle klasiklerle irtibat, ağırlık noktasının neresi olduğuna bağlı olarak hem bir imkân hem bir engeldir. Bilhassa Türkiye’deki serencamı dikkate alındığında, aynı durum çağdaş İslam düşüncesinin yeni aşaması için de fazlasıyla geçerlidir. Dolayısıyla geldiğimiz seviyeyi bu iki yönden değerlendirmek gerekir.
Reklam

