Buradan bakınca

04:001/01/2022, Cumartesi
G: 1/01/2022, Cumartesi
Serdar Tuncer

Buradan bakınca dünya çok küçük.Sinesinde Altun Silsilenin güzide halkalarından biri olan Yakub-ı Çerhî’yi k.s. saklayan mütevazı bir köydeyim. Edeple varmaya gayret ediyorum edebin hakkını veremeyeceğimi bile bile. O hoş görür bendesini nasılsa… Lütufla döneceğimden eminim, hak etmediğimi ama bu lütfun da hak edilemeyeceğini ancak muhtaçlıkla ele geçeceğini bile bile.Ötesini söylemeyeceğim, zira uzun hikâye. Şu kadarı bilinsin kâfi: El pençe divan durmuşum hazretimin huzurunda, bağlamışım ellerimi.

Buradan bakınca dünya çok küçük.

Sinesinde Altun Silsilenin güzide halkalarından biri olan Yakub-ı Çerhî’yi k.s. saklayan mütevazı bir köydeyim. Edeple varmaya gayret ediyorum edebin hakkını veremeyeceğimi bile bile. O hoş görür bendesini nasılsa… Lütufla döneceğimden eminim, hak etmediğimi ama bu lütfun da hak edilemeyeceğini ancak muhtaçlıkla ele geçeceğini bile bile.

Ötesini söylemeyeceğim, zira uzun hikâye. Şu kadarı bilinsin kâfi: El pençe divan durmuşum hazretimin huzurunda, bağlamışım ellerimi. Bilirim edep dizlerin bükülmesi değil gönüllerin diz çökmesidir ama diz çökmeye de kalbim elvermiyor, ayakta durmuşum. Bükmüş boynumu yakarıyorum. Hani diyorum efendim, hani bir gün Şâh-ı Nakşibend Hazretlerine dua almaya gelmiştiniz, tam vedalaşacağınız sıra, ‘efendim beni hatırınızdan çıkarmayınız’ demiştiniz. O da size tebessüm ederek “Azîzan kendilerinden böyle bir talepte bulunulduğu vakit bizim gönlümüz meşgul unuturuz, siz kendinizden bir hatıra bırakın ki onu gördükçe sizi hatırlayalım buyururlarmış, ama siz yolcusunuz yanınızda bırakacak bir şey de yoktur” demiş ve başlarındaki külahı size uzatmışlardı. Sizin mahcubiyet ve minnet dolu yüzünüze kutlu nazarlarını dikerek “Siz bizi hatırlarsanız biz sizi unutmayız” diye de ilave etmişlerdi. Şimdi de bendeniz sizin huzurunuzdayım ve size bırakacak hiçbir şeyim yok mahzun bir kalpten başka, acaba siz de…

Duşanbe yakınlarında mütevazı bir köydeyim ve buradan bakınca dünya çok küçük.

Buradan bakınca gönül çok büyük.

Şah-ı Nakşibend Hazretleri bir gün Alaaddin Attar’a (k.s.) ‘Alâ’ demiş, gel.

-Ne konuşuyorsunuz kendi aranızda.

Alaaddin Attar al al olmuş yüzüyle, kekeleyerek:

-Harezm’de Derviş Muhammed bir şey demişti de onu konuşuyorduk efendim kardeşlerimle.

-Ne demişti derviş Muhammed?

-Gönlün mahiyetini bilir misin, diye sordu efendim. Ben de bilmem deyince, gönül üç günlük ay gibidir, dedi.

-Derviş kendi halini açıklamış. Nisbet, yani gönlün tarifi yoktur, gönül o dervişin dediği değil… Allah yerlere ve göklere sığmadım mümin kulumun gönlüne sığdım buyurdu. Gönlü bilen maksudu bilir, gönlü bulan maksudu bulur.

Sözün burasında Şeyh Attâr-ı Velî der ki: Şâh-ı Nakşibend Hazretleri mübarek ayağını benim ayağımın üstüne bastı. Bende büyük bir hal oluştu. Bir de baktım ki kâinatta yaratılmış ne varsa hepsi benim içimde. Kendime gelince tebessüm ederek buyurdular ki: Bu, gönülden küçük bir cüzdür.

Özbekistan’ın Tacikistan sınırına yakın Denov şehrindeyim şimdi, Alaadin Attar Hazretlerinin dizi dibinde ve bu menkıbeyi hatırlatıyorum azizime. O anlar çünkü, o dinler. Bir şiir okuyorum:

Gerçi cânandan dil-i şeydâ için kâm isterem

Sorsa cânan bilmezem kâm u dil ü şeydâ nedür

Bilmiyorum efendim diyorum, bilmiyorum gönül nedir, maksud nedir, kâm nerededir, feryad nedir, ama kırk üç senenin kirini, pasını, günahını taşımaktan yorgun ayağım işte burada, size gönlü bildirenin, maksudu bulduranın hatırına, siz de…

Ötesini söylemeyeceğim ama buradan bakınca gönül çok büyük.

Buradan bakınca dertler çok küçük.

Şehr-i Sebz’den Semerkand’a uzanan dağlar boyunca kalbimle dertleşiyorum. Emaneti yüklenen bütün kardeşlerimi kalbime dolduruyor her birini tek tek şahit tutarak ey kalbim diyorum sen hangi cesaret ve hangi cüretle bu dağların taşımaktan imtina ettiği emaneti yüklenebildin, de hele! Bir köye düşüyor yolumuz, Silsitü’z Zeheb’in yirmi ikinci halkası burada sırlanmış: Hâcegî Muhammed İmkenegî (k.s.).

Alışmışım artık, niyazımın rengi belli, varıp başucunda duruyorum Hâce’nin. Bir dervişi ile yaşadıkları tatlı sohbet gözlerimin önünde; bir hayalden çok öte, bir gerçekten daha berrak. Dikenli bir yolda yürüyorlar talebeleriyle, hemen arkasındaki derviş yalın ayak. Bir yandan ayağını tam mürşidinin ayağını kaldırdığı yere basma gayretinde bir yandan dikenlerin acısıyla dudaklarını ısırıyor, ama ses çıkarmadan taviz vermeden devam ediyor istikamet üzere yürümeye. Hafif duraksıyor azizim, başını geriye doğru çeviriyor, bir nîm-i nigâh ve dudaklarından dökülen söz: Böyledir evladım, elem dikenine sabretmeyenin gönlünde murad gülü açılmaz!

Bu muştuyu duyan derviş mütebessim ama ben ağlıyorum. Ne elem dikenine sabretmeye takatim var çünkü, ne murad gülünün açıldığını görmeden ölmeye tahammülüm. Ne nefsine söz geçirebilecek kadar erkek olabildim dâr-ı dünyada ne gönlünün sözünü umursamayacak kadar lâkayt! Kavga edeceğim kendimle yine. Burada olmaz diyorum, edepsizlik etme diyorum, o derviş arkasına dönüp tebessüm ediyor o sıra, ayağındaki dikenlere aldırış etmeden Hâcegi İmkenegî’ye (k.s.) yaklaşıp bir şeyler söylüyor, bağı çözülüyor dizlerimin birden, ötesini söylemeyeceğim…

Kameraman arkadaş ‘abi biz hazırız’ diyor, başımı sallayıp yürüyorum onlara doğru, arkamdan bir bakan olsa karda kan izleri görecek gibi geliyor, utanıyorum.

#Yakub-ı Çerhî
#Şâh-ı Nakşibend Hazretleri
#Derviş Muhammed