
İran’a karşı Siyonist saldırının 8. günündeyiz. ABD ve İsrail’in 168 kız çocuğunu katlederek başlattıkları savaşın elbette kim ne derse desin hiçbir haklı tarafı olamaz. İran’ın Suriye, Irak, Yemen ve Lübnan’da izlemiş olduğu kuşkusuz haklılaştırılamayacak apaçık mezhepçi siyasetini sürekli bu siyonist saldırganlık esnasında hatırlatmanın anlamı yok. ABD ve İsrail bugün İran’a bu dört ülkede daha önce irtikap etmiş olduğu suçların hesabını sormak için saldırmıyor. Hatta İran Suriye’de Müslüman kanı dökerken ABD hiçbir zaman bunu kendine tasa etmedi. İsrail ise bu durumdan yüksek düzeyde memnuniyet duydu ve bu memnuniyetini tam da Esed düşüp yerine Ahmet el-Şara geldiğinde, Suriye’ye seri saldırılar düzenleyerek gösterdi.
Bunun hesabı elbette başka zeminde başka bir bağlamda görülür. ABD’nin veya İsrail’in amacı Müslüman dünya içinde veya Müslümanların birbirleriyle münasebetlerinde sergiledikleri adaletsizlikleri önlemek, Müslüman kanının dökülmesine dur demek hiç değil. Bunlar hiçbir zaman ABD’nin ve İsrail’in umurunda olmadı. ABD bütün işgal savaşlarını demokrasi, insan hakları, hele bir de kadın hakları adına meşrulaştırmaya, şirin göstermeye çalışır ya. Afganistan’da kız çocuklarının okutulmamasından binbir türlü dramı kitle iletişim araçlarıyla bütün dünyaya yüzsüzce pazarlarken ifşa olan Epstein skandalında ilkokul çağında binlerce kız çocuğunun nasıl bir sapıklığa kurban gittiği de görüldü. Şimdi yıllardır sözüm ona bütün dünyayı (aslında sadece İsrail’i) nükleer silahtan koruma adına baskı altında tuttuğu İran’a müdahalesinin daha ilk adımında 168 kız çocuğunu katletmesi neyin göstergesi. Bütün adımlarının ve hareketlerinin bir yanında cinsel sapıklık bir başka yanında da teolojik bir sapkınlık bulunan bir dünya gücünün 168 küçük kız çocuğunu kime, hangi teolojik sapkınlığa kurban ettiğini biliyor muyuz?
Bu cinsel sapık veya teolojik sapkın dünya gücünün bugün İran’a saldırısında elbette meşru görülecek hiçbir yan olamaz. Bilakis bugün İran’a yönelik saldırıların amacı İran’ın İsrail’e bir tehdit oluşturma ihtimalidir ve bu ihtimal Müslüman dünya içinde halihazırda İran’ın lehine elde kalmış tek yanıdır. Çünkü bugün sadece İslam dünyası için değil bütün dünya için en büyük tehlike İsrail’dir. Bugün İslam dünyasının dirliği, bütünlüğü, sağlığı ve selametinin en büyük tehdidi Siyonist projeden başkası değildir. İsrail’i Ortadoğu’ya bir bıçak gibi saplayan dünya düzeni onun yaşayabileceği bir siyasal eko-politik sistem yarattı ve bu eko-politik sistem yüzyıldır bölge insanlarının çektikleri bütün acıların, istikrarsızlıkların, savaşların, iç savaşların darbelerin, diktatörlüklerin baş sebebidir.
İran’a karşı başlatılan savaşın daha ilk saatlerinde İran’ın hedef alınan başta dini liderleri olmak üzere en yüksek düzeydeki yöneticilerinin öldürülmesi İran’ın sanılanın ötesinde aşırı zayıflığına ABD-İsrail cephesinin ise olağanüstü güçlerini gösterdiği sanıldı. Hatta bu hamleyle savaşın beklenenin ötesinde çok kısa bir süre içinde bitirileceği sanıldı. Oysa geçen 8 gün içinde İran’ın hızla toparlanması ve her geçen gün ve saatte daha etkili karşı saldırılar yapabildiğini gösterdi. İran’dan gelen her hamle geride sakladığı daha çok şey olduğu izlenimi verirken şimdi ABD ve İsrail’in giderek mühimmat stoklarını tüketerek tekrar ateşkes isteyecek bir duruma doğru gerilediklerine şahit olabiliriz.
Diğer yandan İran’ın saldırının başında irrasyonel davranarak cepheyi bilhassa Körfez ülkelerini içine alacak şekilde genişlettiğini söylediysek de bu, İran’ın askeri hamlelerini anlamak için meseleyi biraz daha dikkatli okumak gerekliliğini ortadan kaldırmıyor.
Her şeyden önce İran’ın Körfez monarşilerini dost olarak gördüğünü söylemek elbette mümkün değildir. Bu ülkelerle ciddi siyasi ve jeopolitik rekabeti vardır ve özellikle bazı Körfez devletlerinin ABD ile kurduğu yakın askeri ilişkiler Tahran tarafından açıkça bir tehdit olarak değerlendirilir. Ancak bu durum İran’ın durduk yere bu ülkeleri hedef alan bir saldırganlık stratejisi benimsediği anlamına gelmez. İran’ın son olaylarda yaptığı da doğrudan Körfez ülkelerine yönelik bir saldırı değil, bu ülkelerde konuşlandırılmış ve kendisine karşı fiilen savaşın parçası haline gelmiş ABD askeri üslerini hedef almaktır.
Bu noktada dikkat çekici bir gerçek ortaya çıkıyor: Körfez ülkelerinde bulunan Amerikan üsleri çoğu zaman bu ülkeleri koruyan bir güvenlik şemsiyesi olarak sunulsa da pratikte bu işlevi yerine getirmekten çok uzak oldukları bu süreçte iyice anlaşılmış olmalı. Çünkü bölgedeki askeri gerilimin yükselmesinde belirleyici rol oynayan saldırıların önemli bir kısmı bu üslerden yürütülen operasyonlarla ilişkilendirilmektedir. Özellikle İsrail’in son yıllarda giderek daha saldırgan, hukuki sınırları zorlayan ve bölgesel istikrarsızlığı artıran politikaları düşünüldüğünde, bu üslerin bölgeyi korumaktan ziyade bölgesel çatışmaların bir parçası haline geldiği görülmektedir.
Bu durum Körfez ülkeleri açısından da durumu acilen yeniden gözden geçirmelerini gerektiren bir tablo yaratmaktadır. Bir yandan bu üslerin varlığı güvenlik garantisi olarak sunulurken, diğer yandan bu üsler bölgesel güç mücadelelerinin merkezine dönüşerek bulundukları ülkeleri potansiyel hedef haline getirmektedir. Son gelişmelerde de görüldüğü gibi, bir ülkenin topraklarında bulunan yabancı askeri üsler o ülkeyi savaşın dışında tutmaz; aksine onu doğrudan çatışma denklemine dahil edebilir.
Dolayısıyla İran’ın son hamlelerini “Körfez ülkelerine saldırı” olarak yorumlamak meseleyi basitleştiren bir çerçeve sunar. İran’ın hedef aldığı şey esasen bu ülkelerin kendisi değil, bu ülkelerde konuşlandırılmış ve İran’a karşı yürütülen askeri faaliyetlerin altyapısını oluşturan Amerikan askeri varlığıdır. İran’ın stratejik mesajı da büyük ölçüde buraya yöneliktir: Bir ülkenin topraklarında İran’a karşı saldırılar düzenleniyorsa, o saldırıların kaynağı olan askeri altyapı da meşru hedef olarak görülür.
Bu çerçevede daha geniş bir soru ortaya çıkıyor: Körfez’deki Amerikan askeri varlığı gerçekten bölge güvenliğini mi sağlıyor, yoksa bir yandan bölgeyi daha kırılgan hale getirirken aslında bu ülkeleri kendi savaşlarında kendisine bir canlı kalkan haline mi getiriyor? Son yaşananlar ikinci ihtimalin çok daha fazla geçerli olduğunu gösteriyor. ABD bu ülkeleri korumuyor, bu ülkelere yönelen tehdidin bizatihi sebebi haline geliyor ve iş savaş noktasına geldiğinde de ne o ülkeleri koruyabiliyor ne de kendisini. Çünkü yabancı askeri üsler, çoğu zaman bulundukları ülkelere bir güvenlik kalkanı sağlamak yerine onları küresel güç mücadelelerinin ön cephesine taşıyabiliyor.
Ortadoğu’nun bugün karşı karşıya olduğu en büyük sorunlardan biri de tam olarak budur. Bölge güvenliği yerel dengeler ve diplomasi üzerinden inşa edilmediği sürece, dış güçlerin askeri varlığı barışı garanti altına almak yerine çoğu zaman yeni çatışma riskleri üretmektedir. İran’ın son hamlelerinin arka planını
anlamak için de bu daha geniş jeopolitik çerçeveyi gözden kaçırmamak gerekir.
BIST isim ve logosu "Koruma Marka Belgesi" altında korunmakta olup izinsiz kullanılamaz, iktibas edilemez, değiştirilemez. BIST ismi altında açıklanan tüm bilgilerin telif hakları tamamen BIST'e ait olup, tekrar yayınlanamaz. Piyasa verileri iDealdata Finansal Teknolojiler A.Ş. tarafından sağlanmaktadır. BİST hisse verileri 15 dakika gecikmelidir.