Kartvizitlerin ötesi

04:0010/02/2026, Salı
G: 10/02/2026, Salı
Yeni Şafak
Arşiv.
Arşiv.

Doç. Dr. Abdulkerim Diktaş / Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi

Modern dünya, bizi keskin çizgilerle ayrılmış kutucukların içine hapsetmeyi sever. Kartvizitlerimizdeki ünvanlar, sosyal medya profillerimizdeki “etiketler” ve toplumun bize biçtiği roller, çoğu zaman gerçekte kim olduğumuzun ve dünyaya karşı sorumluluklarımızın önüne geçer. Ancak öyle bir eşiğe geldik ki, artık bu sûni rütbelerin sağladığı konfor alanı, dünyayı içine düştüğü anlam krizinden kurtarmaya yetmiyor.

Eğer dünyayı değiştirmek ve anlamlı kılmak hepimizin ortak göreviyse, aramızdaki rütbelerin ve statülerin bir önemi kalmaz. Bu amaç doğrultusunda yöneten ve yönetilen, öğrenen ve öğreten, işçi ile işveren arasındaki fark en aza indirilmelidir. Sorumluluk artık ertelenemez bir şekilde herkesin payına düşmüştür ve hiçbir gerekçe, bu yükten kaçmayı meşru kılamaz...

DİKEY STATÜLERDEN YATAY SORUMLULUĞA

Yüzyıllardır süregelen “yöneten ve yönetilen” ikiliği, sorumluluğu hep bir üst makama devretme alışkanlığını da beraberinde getirdi. İşçi, kararı işverene bıraktı; öğrenci, bilgiyi sadece öğretmenden bekledi; vatandaş, değişimi sadece siyasetçiden talep etti. Bu durum, bireyi “pasif bir gözlemci” konumuna iterek, toplumsal vicdanı zayıflattı. Oysa dünyayı değiştirmek kolektif bir sanat eseriyse, bu eserin her fırça darbesinde herkesin parmak izi olmalıdır.

Bir organizasyonda en üst kademedeki yöneticinin vizyonu, o vizyonu sahada hayata geçiren çalışanın emeğiyle birleşmedikçe sadece kâğıt üzerinde kalır. Bu noktada statü, bir üstünlük göstergesi değil, sadece bir iş bölümü aracıdır. Anlam arayışı başladığında, genel müdür ile stajyerin sorumluluğu etik düzlemde eşitlenir. Her ikisi de elindeki imkân dahilinde “en iyisini” ve “en doğrusunu” yapmakla yükümlüdür.

Bilginin demokratikleştiği bir çağda, hoca-talebe ayrımı da geçerliliğini yitirmiştir. Bugünün dünyasında usta, çırağından yeni bir teknoloji öğrenebilir; bir ebeveyn, çocuğundan empati dersi alabilir. Sorumluluk, bilginin tek bir merkezden dağıtılmasını değil, her bir bireyin kendi öğrenme sürecini yönetmesini ve edindiği bilgiyi toplumsal faydaya dönüştürmesini gerektirir.

Eğer “öğreten” rütbesine sığınıp kendimizi yenilemeyi bırakırsak veya “öğrenen” olduğumuz gerekçesiyle söz söylemekten kaçınırsak, anlamlı bir değişim yaratma şansımızı kaybederiz. Hiyerarşinin bu yatay düzleme çekilmesi, toplumsal zekâyı ve direnci artıracaktır.

İNSANLIK ONURUNDA EŞİTLENMEK

İklim krizinden adaletsizliğe, etik yozlaşmadan kültürel sığlığa kadar karşı karşıya olduğumuz her sorun, “benim yetkim yok” bahanesini çürütüyor. Yetki, makamla değil, bilinçle başlar. Dünyanın anlamlı kılınması görevini bir “başkasına” devrettiğimiz her an, aslında kendi varoluş amacımızdan feragat ediyoruz demektir.

Sorumluluk artık bir seçenek değil, bir zorunluluktur. Bu yükü omuzlamak için bir unvana, bir rütbeye veya birinin bizi görevlendirmesine ihtiyacımız yok. Her birimiz, bulunduğumuz yerdeki en küçük birimi iyileştirerek, o büyük dişlinin bir parçası olabiliriz. İşçi tezgahının başında, öğretmen sınıfında, yönetici masasında aynı etik kaygıyı taşıdığında; rütbeler silinir ve geriye sadece “insan” kalır.

ORTAK SORUMLULUĞUN MANİFESTOSU

Dünyayı değiştirmek, büyük devrimlerin veya gösterişli nutukların tekelinde değildir. Değişim; rütbelerin arkasına saklanmadan, statülerin sağladığı kibrin ötesine geçerek, birbirimizin gözünün içine “eş değer” birer yol arkadaşı olarak bakabildiğimizde başlar.

Unutmayalım ki; tarih, unvanları ne olursa olsun, sadece sorumluluk alarak dünyaya anlam katanları hatırlar. Bugün, o ertelenemez sorumluluğu kuşanma ve statülerimizden arınarak “biz” olma vaktidir…



#Toplum
#Aktüel
#Hayat