Esmasını bilen kendini bilir

Cemal Şakar
00:0018/08/2010, Çarşamba
G: 18/08/2010, Çarşamba
Yeni Şafak
Esmasını bilen kendini bilir
Esmasını bilen kendini bilir

Nur Arıoğul, Uçtum Rengime Kondum adlı kitabında, renklerle Esma-ül Hüsna arasında ilişkiler kurmayı deniyor. Yazara bu deneyimde müzik de kaynaklık ediyor

Öykü içerik ve biçim arayışları bakımından, edebiyatın diğer türlerine göre oldukça esnek bir türdür. Sınırlarının alabildiğince esneyebilmesi, bizatihi modern bir tür olmasıyla ilgilidir. Ancak her açıdan deneyselliğe bunca açık olması, zaman zaman öykünün kaldırmayacağı yüklerin de hep aynı çuvala atılması gibi bir olumsuzluğu doğurmuştur. Bu durum, insanın ancak kendisi için yazdığı günlüklere; ya da dostlarına, sevgilisine yazılmış mektuplara girebilecek duygu patlamalarının öykü diye takdim edilmesine yol açmıştır.

Sonsuzluktan birliğe ulaşmak

Nur Arıoğul Uçtum Rengime Kondum adlı kitabında, renklerle Esmâ-ül Hüsna arasında ilişkiler kurmayı deniyor. Müslümanların tarihinde çokça tartışılmış olan Esmâ ile yaratılmışlar arasındaki ilişki probleminde, yazar 'Esmâsını bilen kendini bilir' cümlesini esas alarak 'Arayış Öyküleri'ne başlıyor: “99 esmâ ile derinleşebilirsem, oradan sonsuzluğa, sonsuzluktan da Birliğe ulaşacaktım.” Öykülerin temel çıkış noktası da aslında bu cümlede özetlenmektedir. İsimlerin rengini aramak için bu yolculukta müzik de Arıoğul için önemli bir kaynak oluşturur ve her öykünün girişine; parçanın adını, kime ait olduğunu ve hangi albümde yer aldığını belirtir. Arıoğul için asıl olan, “Kalp gözü, ilâhî sezgi, ilâhî idrâk ya da kişisel sağduyu diye açıklanan gönül, ilhâm ortamıdır.” Gönlünü enikonu ilham sağanağına açan yazar, toplam 19 renk üzerinden kurar bu arayışının anlatılarını. Beyaz adlı ilk öyküde, otomobiliyle yola koyulan kahraman; ayağını istemsiz olarak frene basar, ancak fren tutmaz ve kaza yapar. Aslında bu kaza insanın, 'yazılmış kaderinin tahakkukudur.' O, hakkındaki mukadderatı kavrar ve “zamanı kenarda bırakıp, ya da yerdeki beyaz çizgiden çıkıp, o yüzün arkasından gitmekten başka çaresi olmadığına” hükmeder; böylelikle bir rehber eşliğinde arayış başlar.


Öykünün sınırları

Yazar gönlünü ilhama sınırsızca açınca, ortaya çıkan anlatı parçacıkları elbette öykünün bilinen sınırlarına sığmaz olur. Çünkü öykü, onu öykü yapan bileşenlerin imkanıyla sınırlıdır; gerek tema, gerekse biçim açısından bir çerçeve sunar. Ancak, daha çok duygu patlamalarıyla yazılan öykülerde bu bileşenlerin bir kısmı ihmal edilir. Örneğin zaman ve mekan arasındaki zorunlu ilişki göz ardı edilerek, çağrışımlar alabildiğine soyut bir zamanın seyyaliyeti içinde cevelan eder; ya da kahraman/birey/tip, adına ne derseniz deyin sonunda bir insandır ve onun insan olmaklığı da öykücü için bir başka sınırdır. Bu tür öykülerde insan genellikle bilinen sınırlarından çıkarılarak meleksi bir ontolojiye büründürülüp soyut zamanın içinde, mekanın her türlü boyutlarından arındırılarak uçurulur. Somutun, maddi olanın yer almadığı hatta sürekli küçümsendiği metinler, edebiyatın herhangi bir türüne boca ediliverir. Cümleleri alt alta yazarsanız şiir; hacim biraz fazlaysa hikaye ya da kısa roman olabilir; hiçbiri olmuyorsa anlatı dersiniz olur biter. Arıoğul'un öyküleri, tasavvufun bilinen ve bolca tüketilen sembolik dünyasından bize sesleniyor. Bizi devamlı olarak Birliğe ulaşmak için dikey bir yolculuğa davet ediyor: “Gönül secdesindeyim; başımın manâ ile okşandığı, İlâhî idrâkin sarmalayan kucağında… Her ân'ın bir oluşta olduğunun seyrinde.” Elbette böylesi makamsal bir düzey herkese nasip olmayacağı; ya da herkes yükselmek için güç yetiremeyeceği için metinlerle okur arasında tuhaf, derin, kapanmaz bir uçurum oluşmaktadır. Bu mesafeyi kat etmek okura düşüyor; zaten Arıoğul okuru tam da böylesi bir yolculuğa çağırıyor.