Mütevazi kişiliği ve o naif edasıyla dış görüntüsünün çok uzağında Mercan Dede.. Mevlana'ya olan aşkıyla yanmış ama hala ham değilim diyebilecek kadar da alçak gönüllü. İnsanları artık et kemik olarak değil mana olarak anlamalıyız diyen Mercan Dede ya da Arkın Allen'la dış görünüşünden uzak mana aleminde kısa bir gezinti yaptık...
Mevlana'ya olan aşkıyla yanmış, ama hâlâ ham bile değilim diyebilecek kadar da alçak gönüllü bir sanatçı o. 800 adını verdiği 'son' albümünü Mevlana'ya atfeden Mercan Dede, bu albümünün son olduğu yönündeki iddiaları doğruluyor: “Mevlana'ya verilmiş bir hediyeden sonra ne yapabilirim ki başka... Bu Mevlana'ya yaptığım bir doğum günü pastasıdır”
Beş yaşında bir dolmuşta duyduğum ney sesi ilk başlangıçtır aslında. O ses beni çok etkilemişti. Daha sonra semazenleri izleyişim de hayatımda önemli değişikliklere sebep olmuştur. Onları ilk gördüğümde bana melekler ve uzaylılar arasında bir şey gibi gelmişlerdi. Neyle tanışıklığımız ise Vezneciler'de bir müzik dükkanında görüp, su borusundan kendime ney yapmamla başladı. Gecelerce üfledikten sonra çıkan o ufacık ses 'ben buradayım' dedi. Keşke hayatım boyunca neyi hep okadar üfleyebilseydim. Derken ney vasıtasıyla Mesnevi'nin ilk kapağı açıldı. Mesenevi'nin ilk dizesi 'Dinle neyden' diye başlar.. Dinle neyden diye başladı aradan geçen yirmi yılda dinlemeye devam ediyoruz.
Ben o isimlerin hepsinin toplamıyım. Yapboz misali. Yapbozun tek bir parçası sizin için bir şey ifade etmez ama parçalar bir araya geldiğinde bütün bir resim ortaya çıkar. Bu isimleri benim hayatımın gönül haritasına koyduğunuzda ortaya çıkan resim benim.
İlk okuduğum anı asla unutamam. Sanki o kitaptakiler bana yazılmış özel mektuplardı. Felsefi ya da dini bir kitabın çok ötesindeydi. Orada yazılanlarla kendi hayatım arasında çok net bağlantılar kurabildim. Bugünle geçmiş arasında bağlantı kurduğunuz anda hayatı yeniden adlandırıyorsunuz. O kadar güncel ki. Anlıyorsunuz ki Mevlana'nın feyz verdikleri ve yazdıkları zamanla ve mekanla sınırlı değil.
Neden son.. Mevlana'ya verilmiş bir hediyeden sonra ne yapabilirm ki başka? Tüm dünyada Mevlana yılı kutlanıyor fakat bütün bu kutlamalar arasında Mevlana'nın kendisine hediye edilmiş herhangi bir proje yoktu. Bu Mevlana'ya yaptığımız bir doğumgünü pastasıdır. En acısı, en zorlusu olsa da 800 içime en çok sinen albüm oldu.
Albüme katılan herkesin adına küçük bir mektup yazdım Efendi'me. Madem bu bir yaş günü hediyesiydi bir mektubu da olmalı dedik. Mektubu yazıp Mevlana'ya yolladık yazıldığı anda ona ulaştığına inanıyoruz. O mektup hayatımda yazdığım en zor mektuptu. Dünyanın her yerinde, uçakta seyahat ederken yazdım fakat hiçbiri içime sinmedi.
Kendimi müzisyen olarak görmedim asla. Birisi size sorsa niye nefes alıyorsunuz cevap belli yaşamak için. Müzik de onun gibi bir şey. Müzik benim kanatlarım. Maddenin ağırlığından beni sıyıran, önümde bir ayna gibi duran en hakiki sırdaş. Benim yaptığım müziğin tek büyüsü içinde Hazreti Pir'in himmetinin olmasıdır. Bizim müziğimiz çok değerli bir virüs. Bütün yazılmış olan gelenekleri yıkıp, gönlümüzü görebileceğimiz bir dünya.
Farklı görünüşler değil artık onun altındaki gönüllerden bahsetmeliyiz. Ordan konuşmak istediğinizde ise musiki güzel bir dil. Onunla konuşmak isteyen bir çok insan var. Görünüşleri kıyafetleri bir kenara attığınızda aynı yolun yolcularısınız. Albümlerimizde bize katılan insanlarla böyle bir gönül birliğimiz var. O gönül birliğinden muhabbet çıkar.
Mesnevi'yi okuma şansına sahip insanların yaşadığı bir ülkede yaşıyoruz. Artık kılık kıyafetten değil, etin kemiğin altındakinden bahsediyor olmamız lazım. O kıyafetlerin altındaki manayı anlama zamanı geldi. Giyinmek benim için vücudumu istediğim gibi kapamayı ifade ediyor. O kadar.. Ötesi yok.
7 yıl evvel bir caz festivalindeydik. Dövmemden etkilenen bir adam bana bugüne kadar kulağımdan çıkarmadığım bu küpelerimi hediye etti. Bunlar simurg başı. Kulağına küpe olmak..Evet bu yaşananların hepsi benim kulağıma küpe..Ama onların düşündüğü gibi bir küpe değil..Hayatımı hatırladığım bir küpe. Muhabbetin, cömertliğin, bazı manevi duyguların anlatısı.
Neyin başparesinden içeriye üflediğiniz nefes gerçekten gönülden geliyorsa ney yanar. Aslında o an çok büyüleyicidir. O anda siz mi neyi üflüyorsunuz yoksa ney mi sizi üflüyor fark edemezsiniz. Neyle aranızda bütünlüğün ötersinde bir teklik olur bir yokluk anıdır o alsında. Maneviyatla ilgili duygular bile yoktur ama o yokluğun içerisinde her şey vardır. Belkide size nefesi veren neydir.
Başka bir insan için piyanodur. Önemli olan herkesin gönlüne ulaşan sesi bulması. Ney sesi birçok insan için başka ses olabilir. Nasıl ki sizin dediğiniz gibi bir çekiç sesi Mevlana'nın semaya durması için bir sebeb olmuşsa, mana kulağıyla duyduğunuzda bütün sesler ayin olur.
Aşk..O kadar..Bu nasıl bir aşk derseniz onu tanımlayamam. Aşık olup bilmek lazım.
Hepimiz aşığız önemli olan aşık olduğumuzu hatırlatabilmek. Hayatının tozunun toprağının içerisine düştüğümüz için çamurla kaplanıyoruz. Nerede durursak duralım, istersek dibe vuralım Mevlana ışığın var olduğunu hatırlatıyor ve onun hatırlatmasıyla suyun altındaysak bile yukarı çıkıp nefes alabiliyoruz. Toprağın altındaysak çiçek olup açıyoruz, gökyüzündeysek yağmur olup yağıyoruz. Aşk o halin adı işte.
Aşk olurdu aşık olurdu herkes de ona aşık olurdu…Devamını getiremiyorum.
Layık olmayacak deyip hiçbir şey yapmamak olmaz elbette. Sadece belirli zamanlarda değil de her daim O'nu anmak lazım. Mesela ben Mevlana yılı için hiçbir proje vermedim çünkü bizim misyonumuz onu her daim anlatmak. Kendi inançları içerisinde tasavvufa müztehzi bakan ekipler bile Mevlana yılı için proje üretmeye başladılar. Bu da yanlış elbette.
Her ikisinde de ilkokulun birinci sınıftayım henüz. Bu konuda gerçekten samimiyim. Bodrum kattayız belki ama orada olduğumuz için sükrediyoruz. Çünkü orası dahi çok güzel. Tasavvufda da neyde de ve bu iki dünyanın içerisindeki bütün kavramlarda da sema, meşk, sohbet olsun gerçekten aciz, öğrenmeye çalışan ilkokul öğrencileriyiz.
Ben hamdım diyeceğim ama biz daha ham olmanın 'h' harfindeyiz. Bulunduğumuz yer kapıların en dışında olsa bile 'Gel dedi sultanımız. Geldik işte!" diyoruz. Hamdım inşallah ham kalmaya devam ederim. Böyle olduktan sonra..
Fazıl bu ülkeyi terk etmez. O olayın gerçek boyutundan çıkarıldığını düşünüyorum. Her sanatçı gibi zor dönemleri oldu ve verdiği tepkileri değişti. Yurtdışında yaşamak uzaklaştırmıyor bizi. Ülkemizi sevdiğimizi burada yaşayarak belli edeceğiz diye bir kaide yok. Hz. Pir'in söylediği gibi aşıkların adımlarını attıkları her mekan onların dergahıdır. Bizim dergahımız dünya. Bizler semazenler gibiyiz tek ayağımız merkezde yani Anadolu'da diğer ayağımızla ise tüm dünyayı dolaşıyoruz.






