Kısa bir süre öncesine kadar “Hacı-hoca takımıyla birleşip ihtilal yapacaklar” denilen Osmanlı ailesi nasıl Türkiye'nin en batıcı seçkinlerine taş çıkartacak derecede batılılaştı? Tarihçi İsmail Çolak, Son Şehzade Ertuğrul Osman Efendi'nin cenazesi ardından merak edilenleri anlattı
Son Osmanlı şehzadesi Ertuğrul Osman Efendi'nin cenazesinin ardından, törene gösterilen büyük ilginin yanı sıra Osmanlı ailesinin batılı yaşam tarzı ve Türk sosyetesinde baş gösteren hanedan mensuplarıyla ahbaplık etme merakı tartışılmaya devam ediyor. Sultan Reşad'ın torunlarından Emine Mukbile Osmanoğlu'nun “Bizleri, 'hacı-hoca takımıyla birleşip ihtilal yapacaklar' diyerek ülkeye sokmadılar” dediği Osmanlı ailesi nasıl oldu da Türkiye'nin en batıcı seçkinlerine taş çıkartacak derecede batılı bir yaşam tarzına sahip olabildi. Bununla birlikte cumhuriyet tarihi boyunca okullarda “hain ve işbirlikçi” olarak öğretilen son dönem Osmanlı ailesinin mensuplarına yönelik devletle iç içe ve yakın temas halinde olan sosyete ve iş çevrelerinin yoğun ilgisinin ardında ne var?
Tüm bu konuları Osmanlı'nın son dönemi üzerine yaptığı araştırmalarla tanınan ve 2007 yılında “Yılın En İyi Tarih Araştırmacısı” ödülü kazanan İsmail Çolak'la konuştuk. Osmanlı ailesinin cumhuriyet tarafından batılı bir yaşama mecbur edildiğini söyleyen Çolak, iş çevrelerinden Osmanlı ailesine ilginin yoğunlaşmasıyla ilgili de çarpıcı açıklamalar yaptı.
Islahat ve Tanzimat'la birlikte batıyla kurulan yeni ilişkinin modern yaşam tarzını da Osmanlı sarayına soktuğu yönündeki herkesçe paylaşılan görüşe katılmakla birlikte İsmail Çolak bugünkü hanedan mensuplarının batılı olmaya mecbur bırakıldıkları görüşünde: “Bana göre hanedan ailesi içerisinde Batılı hayat tarzının ve genel manada batılılaşmanın nispeten etkili olmasında, bunun dışında halifeliğin kaldırılması ve hanedan üyelerinin vatandaşlıktan çıkarılıp yurt dışına sürülmeleri ile başlayan sürecin de etkisi olduğunu düşünüyorum. Zira bu süreçte Osmanoğulları'nın büyük ekseriyeti mecburen Avrupa ülkelerine sığındılar ve hayatlarını, geçimlerini orada sağladılar ve hatta ömürlerini orada tamamladılar. Dahası ciddi bir yekûn teşkil edecek şekilde bir kısmı Batılılarla veya yabancılarla evlendiler, akrabalık bağı kurdular. Az da olsa bir kısmı da ekonomik, ticari, sosyal ve kültürel anlamda Batılılarla yakın münasebet halinde oldular. Netice itibariyle baskın, yaygın ve kuşatıcı olan batı kültürünün ve hayat tarzının etkisinde kalmaları ve yaşam biçimlerinin, kısmen duygu ve düşünce dünyalarının bunun tesiri altında kalması bir bakıma kaçınılmaz oldu.”
Osmanlı ailesinin yine de hanedan geleneğine fikrî ve manevî plânda, bağlı kaldıklarını belirten Çolak şunları söyledi: “Bunu, Osmanlı tarihine, padişahlara, millî-tarihî haysiyetlerine ve hâsılı yeni devlet ve rejim tarafından uzun yıllar gadre uğratılmalarına, yalnızlığa, sahipsizliğe, sefalet ve zorluklara mahkûm edilmelerine, her şeye rağmen Türkiye'ye, memleketlerine ve Türk insanına aşk derecesinde büyük bir sevgi, hürmet, alaka, sadakat ve tutku beslemelerinden de anlamak mümkün.”
Avrupa'da sarayları ve hanedanları yerle bir eden tüccar sınıfı aristokrasinin soyluluğundan her zaman etkilendi. Öyle ki bu özenti topraklarını ve nüfusunu kaybetmiş aristokratlardan unvan satın almaya kadar gitti. Parasını veren zengin, yoksul düşmüş soyludan soyadını bile aldı. Ancak Osmanlı Avrupa hanedanlarına pek benzemediği için batılı değerlerlerle eğitilerek bugünlere gelen Türk sosyetesi batıdaki aynı sınıf mensuplarının yaptığını yapamıyor. Bununla birlikte Osmanlı aynasında Belçika, İngiltere'deki, Danimarka'daki gibi monarşilerin geleneklerini görmeyi arzulamaktan da kendini alamıyor. İsmail Çolak, Ertuğrul Osman Efendi'nin doğduğu yıllardaki saray hayatını ve bizde aristokrasinin muadili olarak görülmek istenen saray personelini şöyle anlatıyor: “Saltanatın resmen miadının dolduğu 1922 yılında dâhi saray protokol, usul ve adetleri korunuyordu. Sultan Vahdeddin 17 Kasım'da yurttan ayrılmak mecburiyetinde kaldığında beraberinde 'maiyet ordusu' olarak tabir edilen gereğinden fazla kalabalık bir harem ve saray ahalisi ile birlikte İstanbul'dan ayrıldı. Başta Kadınefendiler, şehzadeler, yakınları, haremağaları ve cariyeler olmak üzere başmabeynci, yaverler, hazinedar, baştabip, tütüncübaşı, esvapçıbaşı, seccadecibaşı, ibrikçibaşı, berbercibaşı gibi daha birçok diğer hizmetlerine bakan emektar kalfaları da beraberinde götürdü.”
Çolak sözlerini şöyle tamamladı: "Cumhuriyetin ilk yıllarında saltanat ve halifeliğin lağvedilmesi ve ardından hanedanın yurtdışına sürgün edilmesi sürecinde, saray personelinin hatırı sayılır bir kısmı, başta Sultan Vahdeddin ve Halife Abdülmecid olmak üzere padişah, halife, yakınları ve diğer hanedan üyeleri ile birlikte hareket etmiş ve aynı kaderi ve akıbeti paylaşmışlardı. Yani onlarla beraber yurtdışına çıktılar ve çileli gurbet hayatına katlandılar. Son padişah, son halife ve Osmanlı hanedanı nasıl bir yaşantı sürmüş, hangi acı, ıstırap ve sefaletlere maruz kalmışlarsa, saray görevlileri de aynı kaderi paylaşmış, zorlu bir hayat mücadelesine girişmişlerdir. Bunların bazıları hayatlarını Avrupa'da tamamlarken, epeyce bir kısmı da sonraki yıllarda Türkiye'ye geri dönerek kalan hayatlarını vatanlarında sürdürüp noktaladılar. Hanedan üyeleriyle birlikte yurtdışına çıkamayıp ülkede kalanların ise, saltanat ve hilafetin ilga edilmesinin ardından resmi görevlerine son verildi. Bir bölümü çeşitli devlet kademelerinde görev yapmaya veya serbest meslek sahibi olarak varlıklarını sürdürmeye devam ettiler.”
Osmanlı ailesi sürgün yılları boyunca hem Türkiye'de hem de imparatorluğun kaybedilen diğer topraklarında kalan mülklerinin iadesi için davalar açtılar. Öyle ki Türkiye içinde ve dışında 50 bini aşkın tapu senediyle ilgili açılan davalar bugün bile devam ediyor. ABD'de ve Avrupa'da bu davalardan para kokusu alan şirketler ve hukukçular uzun yıllar Osmanlı ailesinin etrafında dolaştı. Böylelerinin Türkiye'de de olduğunu belirten Tarihçi İsmail Çolak şunları söyledi: “Osmanlı Hanedanı'na mensup vârisler, özellikle 1974 yılından itibaren Türk vatandaşı olma ve yurda girme izni verilen erkekler, 1974 yılından bu yana dedelerinden kalma 'kaybolmuş' hak ve miraslarını tescil ettirip elde etmek için Türkiye içinde ve dışında yoğun bir hukukî mücadele sergiliyorlar. Bilhassa son yıllarda İstanbul'da açılan bazı davaları kazanarak dedelerinden ve Osmanlı zamanından kalma tapuları ve diğer belgeleriyle hanedan mensuplarının taşınır, taşınmaz bazı mülk, emlak ve araziyi hukuken üzerlerine almayı başardıkları basında yer aldı. Mesela Sultan II. Abdülhamid'in varislerinin elinde Türkiye içine ve dışına ait 50 bin tapu senedinden söz ediliyor. Bu hususta varislerin kökeni 1930'lu yıllara kadar dayanan, zaman zaman yoğunlaşan çok defa da akim kalan çaba ve girişimleri mevzubahis. Konuyla alakalı zikredebileceğimiz güncel gelişmelerden biri de Saddam rejiminin yıkılmasından Irak'ta yaşanan durum ve II. Abdülhamid'in torunlarının aynı doğrultudaki çeşitli girişimleridir. Üzerlerine kayıtlı ve ellerindeki belgelerle ibraz ettikleri gayrı menkullerini geri almak için Irak hükümetine başvuran 15 bin Türkmen'in arasında II. Abdülhamid'in torunlarının da olduğu o dönemde kimi basın-yayın organlarında yer aldı. Gerekli belgeleri toplayan Osmanoğullarının, Musul ve Kerkük'teki petrol ve toprak haklarını elde etmek için ABD ve Irak'taki ofislere avukatları aracılığıyla başvurdukları basında geçti. Bu konuda Osmanoğullarının tuttuğu dünyaca ünlü hukukçu Habib Hürmüzlü, 1985'te Osmanlı mirasının bulunduğu birçok ülke ile birlikte Irak'la da emlak antlaşması imzalandığını, uygulanmasa da antlaşmanın geçerliliğini koruduğunu vurgulayarak, Osmanoğullarının hukuki haklarına kavuşabileceklerini ifade etmiştir. Tabii en azından Irak ve Türkiye'deki bu hukuki süreç ve mücadele hâlâ sürüyor.
Dolayısıyla Türk sosyete kesiminin hanedan ailesi ve üyeleri ile ahbaplık ve akrabalık kurma merak, ilgi ve çabalarını ben biraz da sözünü ettiğim çerçevede, ailenin geçmişe dönük yüklü mirasından ve ekonomik potansiyelinden nemalanma hesap ve düşüncesinden de kaynaklanabileceği zannındayım.






