
Bir gün pazardan dönerken eve yaklaştığımda komşularla bizim çocukların yüksek sesle ahenkli bir şeyler söylediğini işittim. O an nedense kalbim çarparcasına atmaya başladı. Hızlıca içeri girdim, söyledikleri şeyin ne olduğunu sordum. Kelime-i Şehadet'miş.
Müslüman olmak için bunu söylemenin şart olduğunu anlattılar. Elimdeki paketleri yere bıraktığımı hiç hatırlamıyorum. İstemeden diz çöktüm, Müslüman olmak istiyordum. Çocuklarım ağlamaya başladı. Söylediklerini yavaşça tekrar ettim. Artık Müslümandım. O an sanki yeniden doğdum. Bizim buralarda okumak zorunlu değil. Okusan da ücretsiz değil. Kızım Ayşe ve oğlum Yusuf okumayı çok istiyordu ama imkanımız yoktu. Eşimi 9 yıl önce kaybettikten sonra durumumuz daha da kötüleşti. Hristiyan okullardan destek istedim ama yardım etmediler. Sonra Müslüman bir okulun müdürüyle tanıştım. Yardım edebileceklerini söyleyince çok mutlu oldum. Okula başladılar. Memnun olduklarını hallerinden anlayabiliyordum. Üstelik bir de yetim harçlığı vermeye başladılar. Harçlıklar Türkiye'den geliyormuş. Sizin geldiğiniz yerden. İHH'dan.Birçok ihtiyacımızı bununla karşıladık. Çocuklar bir gün okul çıkışında gelip Müslüman olmak istediklerini söylemişlerdi. Benden önce Müslüman oldular.
Tepeleriyle meşhur küçük ülke Ruanda'dayım. Müslüman olma hikayesini dinlediğim Violet Mukamfizi'yi yeni adıyla Hatice Hanım'ı ziyarete gidiyorum. İster istemez 22 yıl öncesini hatırlıyor; yüz gün boyunca kan gölüne dönen toprakların üzerinde dolaştığımı düşünüp nedensizce tedirgin oluyorum. Hatice Hanım 49 yaşında, 5 çocuğu var. Annelerinden önce Müslüman olan Vanisa, yeni ismiyle Ayşe 14; Joseph, yeni ismiyle Yusuf ise 12 yaşında. Müslüman olmalarıyla birlikte hayatlarının değiştiğini anlatıyorlar. Hüzünlü günlerin yerini her haline şükredilen günler almış. Hasırdan yapılma tek halısı bulunan iki odalı evde “elhamdülillah” kelimesi eksik olmuyor.
Ayşe ve Yusuf, İHH›nın Ruanda'da bakımını üstlendiği ilk yetimlerden. Onlarla birlikte buradaki 197 yetimin gıda, elbise, okul masrafı gibi günlük ihtiyaçları her ay düzenli olarak karşılanıyor. Devlet okulunda çalışan bir öğretmenin maaşının 200 lira olduğu düşünülürse Türkiye şartlarındaki 100 lira Ruanda'da çok şey ifade ediyor. Türkiye'deki sponsorları buradaki yetimlere her ay 100 lira gönderiyor. Yılda bir defa da Yetim Dayanışma Günleri vesilesiyle Türkiye'den gelen gönüllü ekipler yetimlerle bir araya geliyor. Her yıl Ruanda'ya gelen ekipler hediyeler dağıtıyor, acil ihtiyaçları varsa karşılıyor, dertlerini dinliyor, futbol maçı oynuyor, ip atlıyor, oyunlar oynuyor… Bu yıl benim de içimde bulunduğum ekipteki arkadaşlara sebepsiz yere gelip sarılmaları, adlarımızı öğrenmeye çalışmaları, hatıra kalsın diye fotoğraf çektirmek istemeleri onları mutlu ediyor. Sımsıkı sarılmalarıyla sanki her biri 'ülkene döndüğünde Ruanda'yı ve beni unutma' diyor. İHH›nın buradaki çalışmalarının yetimlerin korunması adına stratejik bir önemde olduğunu gözlemliyorum. Öyle ki Hristiyan okullar buradaki Müslüman yetimlere maddi destek vermeyi, çocukların Hristiyanlığa geçme şartına bağlı olarak kabul ediyor. Korunmasız yetimlerin maddi problemlerinin giderilmesi Ruanda Müslümanları için büyük bir ihtiyaç.
Rehberlerimizden Osman Nayihiki'nin soykırım mağduru olduğunu öğreniyorum. Kendisi 39 yaşında. 6 Nisan 1994 akşamı başlayıp yüz gün süren soykırımın şahidi. Şoförlük yaparak geçimini sağlayan Osman Bey'in iki çocuğu var. Kendi çocuğu gibi bildiği ve baktığı üçüncü bir çocuğu daha bulunuyor: Soykırımda öldürülen kardeşinin hayatta kalan oğlu. O yüzden üç çocuğum var diyor. Soykırımdan bahsederken “doksan dört” kelimesini kullanmayı tercih ediyor. Neler yaşadın diye soruyorum, acı bir gülümsemeden sonra derin nefes alıyor. Her cümlede sesi titriyor, ağzından çıkan her kelime gözlerini nemlendiriyor.
“17 yaşındaydım. Biz 9 kardeştik. Neler olduğunu tam manasıyla anlayamadığım zamanlar. Gerçi o zaman benden büyüklerin de neler olduğunu anlaması zordu. Akrabalarımla yakın mahallelerde oturuyorduk. Yan yana oturmasak da yakındık. Yan komşularımız da akraba gibiydi. Olaylar başladığında silah sesleri yakınlaşıyordu. Evden çıkamıyorduk. Bazı evlere baskın oluyor, her sabah kalktığımızda bir komşumuzun yok olduğunu görüyorduk. Bazı komşular tutuklanarak götürülüyor sonra haber alınamıyordu. İlerleyen zamanlarda komşularımızı bahçelerinde ölü olarak bulmaya başladık. Yine böyle bir baskında babamı, halamı ve 6 kardeşimi öldürdüler. Beni de nedenini hiç bilmediğim halde bir yerde hapsettiler. Üç gün sonra kurtulabildim.”
Bunu kimlerin yaptığını hatırlıyor musun diye soruyorum. “Evet. Komşumuzdu. Bunu yapan insanlar hala komşumuz. Ceza aldılar, bir şekilde kurtuldular ama yine aynı yerlerde yaşıyoruz. Yaşamak zorundayız. Tüm bu olanları içimize atıp unutmaya çalışıyoruz. En azından deniyoruz.” Tekrar böyle bir şeyin olma ihtimali sence nedir diye sorduğumda düşünceli bir kısa bekleyişten sonra cevap veriyor: “Sanmıyorum. Çünkü ülke ortak yönetiliyor. Her kesimden temsilci var. Çocuklarımız için barışmak zorundayız. Barışa bu yüzden ihtiyacımız var. Bu kin taşınırsa yarın çocuklarımızın kavga etmeyeceğini kimse garanti edemez.” Kimin suçlu olduğu konusunda ise kararlı: “Ruandalılar hariç herkes. Almanlar, Belçikalılar, Fransızlar, Amerikanlar, İngilizler… o zamanlar burada 5 bin kişilik silahlı barış gücü bulunup da müdahale etmeyen, cinayetleri izleyen Birleşmiş Milletler. Katliam sadece 94'te yaşanmadı. 59'da, ondan sonraki yıllarda da yaşandı ama sadece 94'tekini gördüler.”
İslam'a geçen insanların sayısı her geçen gün artsa da buradaki Müslümanların her açıdan desteğe ve morale ihtiyaçları
var. Kigali'de bir ikindi vakti uğradığımız Fetih Camii'nin tıka basa dolduğunu görünce hem imreniyor hem de mutlu
oluyorum. Onlar da kendilerini ziyarete gelen kardeşlerini görünce mutlu oluyor. Ruanda'daki küçüklü büyüklü cami sayısı
500'ü geçiyor. Ülkenin kuzeyindeki Gisenyi bölgesinde İHH›nın 2015 yılında temelini attığı Hacı Hasibe Camii'nin inşası da
devam ediyor. 12 milyonluk nüfuslu ülkenin yüzde 70'i Türkiye parasıyla aylık 100 lirayla geçiniyor. Başka ülkelerde örneği
olduğu gibi zengin çok zengin, fakir çok fakir. Yerine göre mutfak tüpü almak bile burada lükse giriyor. Neredeyse her evin
kapı önünde yemeklerin piştiği kömürlü bir ocak görüyorum. Bulaşıklar da kapı önünde yıkanıyor. Su pahalı olduğu için
evlerin çoğuna tesisat bağlanmamış. Evlerin çoğu böyle.
*Ülkede iki kabilenin ismini söylemek yasak: Hutu ve Tutsi
*Her ayın son cumartesi günü temizlik günü. Resmi tatil ilan ediliyor; sokaklar, evler, aklınıza gelen her yer temizleniyor.
*Çevre kirliliğine sebep olduğundan dolayı ülke genelinde poşet kullanmak yasak. Market alışverişleri kağıt paketlerle yapılıyor.
*Vergi yüksek, yabancı şirket kurmak kolay.
*Soykırımda cinayet işleyenler ömür boyu mahkum oluyor. Turuncu elbise giyiyor, dışarıda ne iş olursa ücretsiz yapıyor.
*İhracat yok denecek kadar az. Ülkede satılan neredeyse her ürün ithal.
*1994'teki soykırımı konu alan ve tavsiye ettiğim filmler: Sometimes in April, Hotel Rwanda, Shake Hands with the Devil, 100 Days








