Bir gün, bir gün bir çocuk, eğer merak eder de anlamaya çalışırsa: Nedir beni anasız-babasız bırakan şu:Toplumsal hayatımıza etkileri daha önceki iki darbe gibi hâlâ büyük ölçüde devam eden 12 Eylül'e ilişkin yeni bir film vizyona giriyor bu hafta.
Babası siyasi gerekçelerle aranan, annesi gözaltında sorgulanan, evleri basılıp, büyükannesiyle apar topar karakola götürülen küçük bir çocuğa bütün bunlar nasıl anlatılır? Sadece devletin öngördüğünden farklı düşünceleri savunduğu için en az toplumun diğer fertleri kadar vatansever olduğu halde gözaltında işkence gören bir anne çocuğunu üzmemek için ne yalanlar söyler? İyi evlatlar yetiştirdiğini düşünen bir baba, kızının sırf doğru bildiklerini savunduğu için, üstelik hiçbir suç işlemediği halde işkence görmesine nasıl katlanır? Hadi katlandı diyelim, kendinden gizlenmeye çalışıldığı halde herşeyin farkında olan bir küçük afacana bütün olanları izah etmek mümkün müdür?
Yeşilçam'ın hâlâ üretken yönetmenlerinden Atıf Yılmaz'ın imzasını taşıyan Eylül Fırtınası, anne ve babası siyasi suçlu(!) Metin'in hikâyesinde bu sorulara cevap arıyor. Habib Bektaş'ın Gölge Kokusu adlı romanından Atıf Yılmaz'la birlikte Gaye Boralıoğlu'nun senaryolaştırdığı Eylül Fırtınası, ülkenin çok karmaşık bir döneminin çocuk dünyasında nasıl etkiler bıraktığını anlatmaya çalışıyor. Ancak, çıkış noktası çok iyi olmakla birlikte bekleneni vermekten uzak. Siyah-beyaz arşiv görüntüleri ve Kenan Evren'in askeri üniformalı resmiyle başlayan filmde genel anlamda 12 Eylül'ün o kasvetli, o boğucu havası hissedilmiyor (belki özellikle kaçınılmış bundan). Karakol sahneleri de gerçeklik hissi vermekten uzak. Zara, ilk sinema deneyiminde anne-çocuk ilişkisinde 'sahici' olamıyor. Hapishane sahnelerindeki makyajı da işkenceden çok, ölü makyajı gibi. Tarık Akan elinden geldiğince 'iyi' bir 'dede' olmaya çalışmış. Çocuk oyuncu Kutay, büyümüş de küçülmüş halleriyle üzerine yüklenen ağır yükü omuzlamaya çalışıyor.
Kızı Ayten (Zara) gözaltında, damadı arananlar listesinde olan Hüseyin Efe (Tarık Akan), karakoldan kızının yanındaki torununu (Kutay Özcan) alarak Bozcaada'ya evine getirir. Dedesinin evinde hasta ninesi, komşu teyze ve annesinin çocukluk arkadaşı Sadık amcayla yeni bir hayata merhaba diyen Metin, ilk aşkını tanıdığı adada genelde mutlu günler geçirse de arkadaşları tarafından 'komüniks' bir babanın oğlu olduğu için dışlanmakta ve annesini çok özlemektedir. Bu arada o küçük kasabada bile baskınlar sürer. Ağır işkenceler gördükten sonra serbest bırakılan Ayten, bir süre sonra tekrar gözaltına alınacağı ihtimali üzerine yurtdışına kaçar. Hüseyin Efe için bütün bu yaşadıkları çok fazladır ve yavaş yavaş aklî dengesini kaybetmeye başlar. Yıllardır kendi kendine sorduğu soruları artık orta yerde bağırarak tekrarlamaya başlar: "Adam öldürmek suç değil mi? Devlet suç işler mi? Devlet adam öldürür mü? Kızıma kim işkence etti? Düşman yoksa kim yaptı?" Metin de bütün yaşadıklarından sonra 'uslu' çocuk olmamaya kararlıdır. Adada başladığı okul sıralarında diğer çocuklar gibi andımızı okumaktansa onlara kulaklarını tıkayıp 'Bir gün bir gün bir çocuk' diye şarkı söyler yüksek sesle...
Filmin müziklerinde Tamer Çıray, kurgusunda Mevlüt Koçak imzası dikkat çekiyor.






