2005'de son derece mütevazı koşullarda çektiği ilk filmi 'Dabbe' çoğu sinema yazarı tarafından müstehzi gülümsemeler eşliğinde karşılanıp tefe konulan genç yönetmen Hasan Karacadağ, kendisine sinema dilini geliştirmesi için gerekli avansı tanımayanlara, 2007 yılında 'Semum' ve şimdi de 'Dabbe-2' üzerinden verdiği esaslı cevaplarla, anılan türün ülkemizdeki 'kurucu yönetmeni' unvanını artık bileğinin hakkıyla elde etmiş bulunuyor.
Evrenin kıyamet saati adım adım yaklaşmaktadır. İnternet yoluyla yeryüzüne yayılan "Dabbe" ve ona eşlik eden gölge varlıklar dünyadaki bütün elektromanyetik sistemleri, yanı sıra da sanal ortamı ele geçirerek, yapılacak son saldırı için öte âlemden gelecek komutu beklemektedir. Huzursuz ve tedirgin edici bir İstanbul şafağında göklerde beliren siyah bulut kümeleri ağır ağır açılırken, arkalarına saklanmış olan "Duhan" da az sonra başlayacak kara istilanın ilk işaretidir. Kur'an-ı Kerim'in Duhan Sûresi'nde "âniden göklerden ineceği" söylenen bu ürkütücü varlığın artık görev saati gelmiş ve yeryüzüne doğru hareket etmeye başlamıştır. Dünyanın en eski kentinde son saatlerinin yaklaştığından bütünüyle habersiz, kendi hâllerinde yaşayıp giden bir grup genç insan, kara bir felaketin arkasına saklanmış gizemli varlıklarla karşılaşmanın dehşetini yaşarlar. Artık hepsinin tek bir amacı vardır: Kıyametin korkunç âlameti Duhan'dan kaçış yolunu bulmak…
2005 yılında "Dabbe", 2007'de de "Semum" adlı filmleriyle sinemamızda korku-gerilim türünün temellerini atmak gibi cesur bir misyona soyunan idealist yönetmen Hasan Karacadağ, kendisini adadığı bu yolda emin adımlarla ilerlemeyi sürdürüyor. İlk iki yapıtına göre her açıdan çok daha olgun ve etkileyici bir sinema diline terfî etmiş görünen sanatçı, İstanbul'u merkezine oturttuğu bu ilginç kıyamet öyküsüyle, daha bir kaç yıl önce serinin ilk filmini piyasaya sürdüğünde kendisiyle alay etmeye kalkışanların yüzüne esaslı bir tokat yapıştırmakta…
Kendimi ise büyük bir rahatlık içinde, o tokatın acısını hissetmesi gereken güruhun dışında bir yerlere koyuyorum; çünkü, arşivlere girmiş yarım düzine dolayındaki destek yazımın da kanıtlayacağı üzere, Karacadağ'ın sinemasını bu sanatçının adını ilk duyduğum günlerden itibaren en üst düzeyde önemsemiş biriyim. Uzun yıllar boyunca Japonya'da yaşayan, bu ülkede bir yandan yükseköğrenim görürken diğer yandan da -son çeyrek yüzyıldır korku türünde çok ciddi mesafeler aldığına tanık olduğumuz- Japon sinemasını yakından inceleme fırsatı bulan sanatçı, sonunda "Oldum ve artık kabımdan taşmaya hazırım" deyip 2005'de ilk uzun metrajlı filmini çektiğinde öylesine stratejik bir adım attı ki bu adım onu daha önce aynı türde derme çatma örnekler vermiş bulunan diğer bütün Türk yönetmenlerinden apayrı bir yere oturtmamızı gerektirdi. Ne Metin Erksan'ın 1974 tarihli "Şeytan"ı gibi gişe rekortmeni Hollywood filmlerinden arsızca aşırmalar yapmak, ne de Taylan Biraderler'in 2004'de çektiği "Okul" gibi Hollywood sinemasının posasını çıkardığı "teen-slasher" türüne beylik öykünmelerle dolu bayat bir konsepti körü körüne izlemek yerine, senaryo aşamasında bütünüyle kendi kültürel köklerine döndüğü, ilhamlarını Kur'an-ı Kerim'den alan, daha "yerel", daha "doğulu" korku motiflerinin arayışına çıkmıştı Karacadağ… Ki, söz konusu alanda çok zengin bir terminolojiye sahip olan, işi bilip kılıcı kuşanacak her yönetmene müthiş ilhamlar verebilecek nitelikte birbirinden çarpıcı "kıyamet, şeytan, cin" tasvirleriyle bezenmiş kutsal kitabımıza yönelik bu keşfi, onu ulusal sinema tarihimiz içinde öncü bir isme dönüştürmeye de yetti.
2005 tarihli ilk "Dabbe"sinde Japon sinemasının korku-gerilim trüklerini ağırlıklı biçimde kullanan, bunu yaparken de sık sık düşük bir bütçeyle çalışmanın handikaplarını yaşayan Karacadağ, hamurunda yetenek bulunan diğer bütün yönetmenler gibi, sağdan soldan gelen kof eleştirilere aldırmaksızın zaman içinde kendisini adamakıllı geliştirdi ve Batılı pek çok yönetmenin ancak 5'inci, 6'ncı filminde erişebildiği sağlam bir gerilim duygusunu henüz ikinci filmi olan "Semum"da yakalamayı başardı.
Korku sinemasının batılı örneklerinde bugüne kadar yüzlerce rahip-şeytan kapışmasına tanık olmuş ve bu tür sahneleri kutsayarak yıldızlara boğmuş eleştirmenlerin alaycı bir yaklaşımla değerlendirdikleri "Semum", gerçekte ise Türk korku sinemasındaki büyük kırılmanın ikinci önemli halkasını oluşturmaktaydı. Fakat, sinema yazarlığını mesleğini kendi sığ bakış açılarıyla işgal etmiş durumdaki kalabalık bir entelejansiya topluluğu, Müslüman din adamı ile cehennem varlığı Semum arasında metafizik bir ortamda geçen o mücadelenin tıpkı Japon, Kore ya da Çin korku sinemasındaki gibi nasıl da saygı duyulası bir "köklere dönüş hareketi"nin yansıması olduğunun ayırdına varamadı.
Eleştirmenlerin her iki filmiyle de pek beğenmediği, ancak izleyicinin çalışmalarına büyük ölçüde teveccüh gösterdiği bir yönetmen olarak yoluna kararlılıkla devam eden Karacadağ, Türk toplumu açısından daha tanıdık bir literatürü ve buna ilişkin imgeleri kendisine kılavuz edinen taptaze sinemasında şimdi üçüncü golu atıyor sinema jakobenlerinin kalesine…
Biçimsel açıdan oldukça geliştiğini keyifle not ettiğimiz sinema dilini, bu kez -önceki filmlerinin tecimsel başarısından da güç alarak- daha özenli ve etkili görsel-işitsel efektlerle bezemiş yönetmenimiz. Kalite yönünden çoğu kez ortalamanın üzerine çıkan özel efektler ve bunların üretiminde kazanılan zengin deneyimler, sinemamızın korku-gerilim ya da bilim-kurgu gibi türlerde öteden beri hasretini çektiği teknik bilgi boşluklarının doldurulmasında Karacağ'dan sonraki sanatçılara da yol gösterecektir hiç kuşkusuz…
Müslüman dünyası ve bu dünyanın önemli bir parçası olan Türkler, “vampirler”den değil “cinler”den korkarlar. Çünkü binlerce yıllık folklörleri içinde böyle bir efsane de yoktur, bu tür bir kültürel kodlama da… Aynı şekilde, -vampir, hortlak ve zombi gibi- enstrüman olarak ölmüş insanların bedenlerinin kullanıldığı her türlü korku figürünü de “mukaddes” sayılan insan bedenine yapılmış ağır bir saygısızlık olarak kabul eder bizim örfümüz. O yüzden, ölülerini gömmeyi bile zûl sayıp fırınlarda yakan Hıristiyan Batı'da ya da Budist Doğu'da geçer akçe olabilmiş kimi korku edebiyatı ve korku filmi formüllerinin bu topraklarda herhangi bir karşılığı bulunmuyor. Bu gerçeği, daha gösterime bile girmeden ciddi bir korku filmi gibi değil, doğrudan doğruya bir korku parodisi gibi algılanan “ilk Türk zombi filmi” unvanlı “Ada: Zombilerin Düğünü” adlı yapımın genç izleyici kuşağı tarafından tamamen böylesi bir yaklaşım eşliğinde beklenmesinden de gayet rahatlıkla görebiliyoruz.
Hâl böyle olunca, Müslüman coğrafyasının önemli sinema ekollerinden biri konumundaki Türk sineması, anılan türde başyapıt düzeyinde örnekler ortaya koymaya niyet ettiği takdirde, bu alanda tarih, ilâhiyat, sosyoloji ve dahası sosyal psikoloji gibi bilimlerin verileriyle sıkı bir işbirliğine gitmek zorunda…
İşte, Karacağ da aynen bunu yapıyor. Her öncü sanatçı gibi onun çıktığı bu yol da alabildiğine uzun ve yıpratıcı… Ancak, son beş yıldır kendisini yakın hissettiği bu çizgide öylesine serinkanlı bir biçimde ilerledi, aşağılama ve eleştirileri öylesine dingin bir tavırla bertaraf etti ki daha hiç kimse bunun nasıl olduğunu anlamadan ustalık ve kalfalık evresinin “finiş” çizgisini göğüslemek üzere…
Bu saygıdeğer çaba karşısında artık herkes elini vicdanına koymalı ve Karacadağ sinemasına -daha fazla köstek olmadan- hak ettiği desteği vermeli…






