Ulusal sinemamızda gerçek bir kırılma noktası

Ali Murat Güven
00:0014/02/2010, الأحد
G: 13/02/2010, السبت
Yeni Şafak
Ulusal sinemamızda gerçek  bir kırılma noktası
Ulusal sinemamızda gerçek bir kırılma noktası

Acınası durumdaki bizim gibi sinema elitleri kendisini ve ulvî hedeflerini asla anlayamasalar da Türk sinemasının büyük ozanı Togan Gökbakar, daha önce hasılat rekorları kıran iki muhteşem örneğini ortaya koyduğu, 'halkın bağrından kopup gelmiş ezik bir adam üzerinden derin Türkiye'nin sosyolojik analizini yapma' misyonunu hayranlık uyandıran bir başarıyla sürdürüyor... Togan mükemmel, Şahan mükemmel, konu mükemmel, çekimler mükemmel... Kısacası, üçlemenin üçüncü ayağındaki her şey mükemmel... Bu kez dört yıldızım birden "Recep İvedik-3"e!


Acınası durumdaki bizim gibi sinema elitleri kendisini ve ulvî hedeflerini asla anlayamasalar da Türk sinemasının büyük ozanı Togan Gökbakar, daha önce hasılat rekorları kıran iki muhteşem örneğini ortaya koyduğu, 'halkın bağrından kopup gelmiş ezik bir adam üzerinden derin Türkiye'nin sosyolojik analizini yapma' misyonunu hayranlık uyandıran bir başarıyla sürdürüyor… Togan mükemmel, Şahan mükemmel, konu mükemmel, çekimler mükemmel… Kısacası, üçlemenin üçüncü ayağındaki her şey mükemmel… Bu kez dört yıldızım birden “Recep İvedik-3”e!


RECEP İVEDİK-PART 3

Yapım Yılı ve Ülkesi:
2010, Türkiye yapımı

Türü ve Süresi:
“Kaba güldürü” görünümünde derin sosyolojik analiz / 100 dakika

Yönetmen:
Togan Gökbakar

Senarist:
(Şahan Gökbahar'ın yarattığı karakterden hareketle) Can Ali Sabuncu, Togan Gökbakar, Serkan Altuniğne

Görüntü Yönetmeni:
Ertunç Şenkay

Özgün Müzik Bestecisi:
Oğuz Kaplangı

Kurgucu:
Erkan Özekan

Sanat Yönetmeni:
Bora Batur

Kostüm Sorumlusu:
İlham Aslı İplikçioğlu

Makyaj Sorumlusu:
Ahsen Gülkaya

Oyuncular: Şahan Gökbakar (Recep İvedik), Zeynep Çamcı (Zeynep), Metin Şentürk, Sevim Yatlılar (Nezahat), Mehmet Yumurtacı (Bakkal Salih), Oktay Dener (Dede), Özcan Alişer (Cinci Hoca), Ayhan Işık (Psikolog), Bekir Tosun (Matematik Hocası), Burak Haktanır (DVD Osman), Cihan Çulfa (Kuaför Sezai), Vahdet Çakar (Karate Hocası),

Yapımcı Şirket:
Aksoy Film-Özen Film ortaklığı

Dağıtıcı Şirket:
Özen Film

İçerik Uyarıları:
Nasıl olsa, “Çocuklar için zararlı ve kötü örnek oluşturacak unsurlar içeriyor” şeklindeki uyarımızı hiç kimse sallamayacak, salonlar yine çoluk-çocukla dolacak. O yüzden, bu kez de “10 TL bilet ücretini denkleştiren her yaştan ve her baştan insan gitmeli” diyorum!

Resmî İnternet Sitesi ve Fragmanı:

Yıldız Puanı:
* * * *

Ezilmiş halk kitlelerinin yiğit ve gözükara temsilcisi, insanoğlunun en katıksız “kara cehalet” hâlinin cisimleşmiş ifadesi Recep İvedik, “laf sokma ve küfür gurusu” görünümündeki babaannesinin ölümünden sonra depresyon belirtileri göstermektedir. Kahramanımız bekâr evinde bunalımdan bunalıma sürüklenip dururken, uzak akrabası Zeynep bir anda hayatına girer. Hayatı dolu dolu yaşamayı seven, zevk sahibi bir genç kız olan Zeynep, İstanbul'da üniversiteye gideceğinden bir süre Recep'in evinde yaşayacaktır. İkisi beraber koşu ve karate yaparlar, tiyatroya giderler. Ancak Recep'in sıkıntısı bir türlü geçmek bilmez. Ta ki Zeynep, günlerden bir gün ona hiç yaşamadığı bir şey yapıncaya kadar…


Bu serinin 2008 ve 2009 yılının başlarında gösterime çıkan ilk iki filminde, sinema tarihine geçmeye aday nitelikteki baş karakterinin hayat felsefesini, toplumsal eşitsizliklere ve ahlâkî çürümüşlüğe eleştirel bakışını yüksek bir sinema dili eşliğinde adım adım ortaya koyan yönetmen Togan Gökbakar, “serme” mahiyetindeki o bölümlerin ardından şimdi de kendi sinemasının zirve noktasına ulaşıyor ve yitik kahramanının toplumla büyük hesaplaşmasına odaklanıyor. Dramatik gerilimi en üst düzeye ulaşan üçüncü serüvende, oyuncuların ve teknik ekibin sinematografik performansı da kendi şâhikasını bulmakta…


Benliğini (böyle şeyleri külliyen gereksiz gördüğünden dolayı) hiç bir medeniyet enformasyonuyla donatmamış, düşünsel ve ruhsal açıdan mutlak mânâda “saf” kalabilmeyi başarmış bu modern zaman bireyinin, adına “elitizm / seçkincilik” denilen o jakobenist illet karşısındaki yalnızlığını, duygusal savunmasızlığını, giderek “isyan çığlığı”nı dile getiren, benzerlerine ancak Tarkovski, Kurosawa, Bunuel, Ashby ya da Jarmusch'un anlatılarında rastlayabileceğimiz derinlikte bir sinema algısı bu… Sakın ola, yüzeyde takılıp kalarak, zihninizi perdeden gelip geçen onca argoyla falan uzun uzadıya meşgul etmeyin. Çünkü onların da dilbilimsel açıdan yığınla felsefi karşılıkları var. Ancak, her biri için yoğun biçimde kafa patlatılmış, sancı çekilerek kaleme alınmış bütün o sinkaflar için çok daha derinlemesine bir alt-okuma yapmanız gerekiyor ki pek çok izleyicide böylesi bir entelektüel kapasitenin olduğundan doğrusu hayli kuşkuluyum.


Sonuç olarak, ilk iki örneğini yeterince anlayamadığımı fark ettiğim “Recep İvedik-3” adlı başyapıtı, biraz gecikmeli de olsa nutkum tutulmuş bir vaziyette, ayakta alkışlıyorum!


ŞİMDİ DE SADEDE GELİRSEK…

“Recep İvedik” üçlemesi (ki gişede böylesi bir “altın yumurtlayan tavuk” işlevi gördükçe, bu gidişle çok rahatlıkla “beşleme”, “sekizleme” ve “onüçleme”ye de dönüşecektir!) gerçek görüşlerim, gözlemlerim, duygu ve düşüncelerim bunlar değil elbette…


Ancak, 2008 yılı başlarından beri bu ve benzer kategorideki “kitsch sinema” örneklerine karşı verdiğim mücadelede bir kaplumbağa kadar bile yol alamadığımı bizzat “halkın bağrında” müşahade ettikten, hele de dün akşam CNN-Türk'te yayımlanan “Hangi İvedik?” adlı programda, çalışmaları ve eserlerini beğeniyle takip ettiğim üç değerli aydın, psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, yapımcı-yönetmen Ezel Akay ve Birgün gazetesi yazarı-reklamcı İlyas Başsoy tarafından “Recep'in çocuklar ve gençlerin bilinçaltına verdiği onulmaz zararlar”a ilişkin girdiğimiz yumuşak kıvamlı tartışmada bütünüyle yalnız bırakılınca, doğrusu ya, artık resmen havlu atmış durumdayım.


Şahan Gökbakar-Togan Gökbakar kardeşlerin ülkemize kazandırdığı bu üçlemenin ve zekâ düzeyi olarak ona denk bütün yakın dönem şamataların (ki bu noktada “Kutsal Damacana”ların oyuncusu Şafak Sezer de Gökbakar kardeşlere göre az sabıkalı değildir!) ne biçimsel açıdan, ne de içerikleriyle kayda değer birer “sinema gösterisi” olmadığı, dahası toplumun iyiye doğru evrilmesini engellemeleri itibarıyla “çok zararlı” oldukları noktasındaki iddiamı artık rafa kaldırıyorum.



Çünkü, son derece boş bir çaba bu… Serinin birinci filmiyle ilgili olarak, ülkedeki aklıselim sinema yazarları, sosyologlar, psikologlar ve dahası sinema sanatçılarının büyük bir bölümü gibi biz de haftalarca yazdık, çizdik, topluma “Etmeyin eylemeyin, zamanınızı da paranızı da bu tür yapımlara harcamayın” dedik; sonuçta “Recep İvedik-1” o yılın (ve bir iddiaya göre de bütün zamanların) gişe rekortmeni oldu. Yani, popüler deyimle “halk bizi sallamadı bile”…


Bırakın soyut bir halk tanımını, yanımda-yöremde takılan en yakın arkadaşlarım, öğrencilerim, ağzımın içine bakıp duran bir sürü sinema sevdalısı genç daha ilk gününden tükettiler bu gösteriyi; ertesi gün de birbirlerinin ensesine “Konuşma leyyyn!” diyerek şaplak atmaya başladılar.


Aynı şeyi 2008'de de neredeyse öncekinin bir karbon kopyası olacak şekilde yeniden yaşadım. Ben bu filmlerden ülke sathına süratle yayılan “Recep İvedik kültürü”nün “sosyolojik bir taşlama” değil, doğrudan doğruya bir “güzelleme” olduğunu; çünkü filmin yönetmeninde bu ikisinin ayrımını yapacak kadar hayatî ve meslekî deneyim bulunmadığını söyledikçe, en rafine sinemasever dostlarım dahi acıyan bakışlarla dönüp şöyle cevaplar verdiler eleştirilerime:


“Yahu, abartma işte, ülke bunalımda, toplum bunalımda… Bir bilet parasına gidip eğleniyor çocuklar ve gençler… Bırak gönüllerince eğlensinler… Bırak küfür edeceklerse de etsinler… Sinema hiç kimseyi bozmaz!”


Ben her ne kadar “ülkenin bunalımda olma hâli”nin ancak o ülkedeki bunalımın en radikal biçimde tedavisiyle önlenebileceğini, bu gibi toplum uyuşturma tekniklerinin bana diktatör Franco İspanya'sındaki “Futbol-fado-fiesta” üçlemesini hatırlattığını savunsam da sesim kalabalıkların arasında eriyip gitti. İspanya'yı uzun yıllar demir yumruğuyla yöneten Franco'ya bir gün bir gazeteci sormuş: “Ülkenizdeki hiç kimse sizin yönetiminize baş kaldırmıyor. Bu kesin itaatin sırrı nedir?”


Franco gevrek gevrek güldükten sonra, “Onlara '3F' adını verdiğim sihirli bir formül sunuyorum. Futbol, fado ve fiesta… Bunları buldukça da artık gerisini arayıp sormuyorlar.”


“Futbol”, bildiğimiz futboldur. Yani, İspanyol halkının öteden beri en büyük motivasyon aracı… Bu yüzden, İspanya'da caddeye atacağınız her yuvarlak kumaş parçası, arkasından potansiyel bir Maradona koşturur.


“Fado”, dans etmeyi seven Akdeniz insanlarının damak zevkine pek uygun bir İspanyol halk dansı türüdür. Bu yüzden, teneke sesi bile duysalar ânında kıvırmaya başlar İspanyollar…


“Fiesta” da öğle uykusu…Bu uyku saat 10-11.00'den başlar, öğleden sonra 14.00'e kadar devam eder. Bu sürede de ülkedeki bütün özel ve resmî kurumlar kapalı olur. O yüzdendir ki İspanya bugün hâlâ Avrupa Birliği'nin en yoksul üyesi… Çünkü onlar için “uyku, çalışmaktan hayırlıdır.”


Bu hikâyeyi çok eskiden beri bilen biri olarak, “Recep İvedik”le gelen o derin uyuşma hâline son iki yıldır ısrarla ve inatla karşı çıktım. Ancak, nafile… Geçen yıl da “Recep İvedik-2”yi tanıtırken attığım başlıkta vurguladığım gibi, “halkımız böyle istiyor.” Ben ve benim gibi düşünenler her ne derse desin, Türk ve dünya sinemasından başyapıtların gişede yerlerde süründüğü bu -inceltilmiş zevk yoksunu- ülkede, anılan serinin üçüncü bölümü de kesinlikle hasılat rekorları kıracaktır, çekilmesi pek muhtemel on üçüncü bölümü de…


O yüzden, herkes kafasına göre takılsın. Togan ve Şahan Gökbakar kardeşleri daha fazla üzmek istemiyorum. Çünkü ikisinin de aslında çektikleri filmlerden daha yüksek kalibreli, alabildiğine zeki ve donanımlı adamlar olduklarımı iyi biliyorum.


Bu yazıyı beğenmeyen çıkarsa da ona ancak şunu diyebilirim:


“Konuşma leeeyn! Akıllı ol! Çakarım ensene şimdi bi tane ha!”