'daki konferans esnasında Amerikan Büyükelçiliği'nde tebliğciler onuruna verilen yemekte ilgi alanı Orta Asya olan Amerikalı bir diplomatın ilginç bir sorusuna muhatap oldum: "Türkiye doksanlı yılların başında özellikle Orta Asya ile ilgili iddialı bir söylem kullanıyordu ve gelecekte yıldızı parlayacak ülkeler arasında görülüyordu. Bugün ise içerde ve dışarda sarsıntılı bir görüntü sergiliyor. Bunun sebebi nedir?"
Böylesi diplomatik bir soruya aynı üslupla cevap vermek gerekiyordu. "Bunun birinci sebebi Soğuk Savaş sonrası dinamik şartlara hazırlıksız yakalanmamızdı ve bu bizim tarihî bir hatamızdı" dedim ve ekledim: "ikinci sebep ise. Soğuk Savaş dönemi müttefiklerimizle, dolayısıyla sizinle, ilgilidir. Bu da, Soğuk Savaş süresince büyük fedakarlıklara katlanmış bir ülke olarak, bu savaşın galipleri arasında, özel bir konuma sahip olacağımız inancının boşa çıkmasıdır. Türkiye'deki siyasi elit özellikle Orta Asya ile ilgili olarak ciddi bir Amerikan desteği beklentisi içinde idi. Rusya, Çin, Hindistan ve İran'a karşı Amerika'nın Orta Asya'daki Türk etki alanını destekleyeceği beklentisi önce iddialı bir söyleme, sonra da tam bir sükut-u hayale yol açmıştır. Bu beklentinin aksine Türkiye sanki Soğuk Savaş'ın mağlupları arasında imiş gibi bir muameleye tâbi tutuldu. Soğuk Savaş süresince yapılan fedakarlıklar unutuldu. Soğuk Savaş'ın mağlupları olan Doğu Avrupa ülkeleri kademeli bir şekilde NATO ve AB'ye alınarak ödüllendirilirken, Türkiye gizli bir tedib ve cezalandırma işlemine tâbi tutuldu. Galiplerin pasta dağıtımında yer almamıza izin verilmediği gibi, mağlupların onurunu tamir programına da dahil edilmedik. Doğu Avrupa ülkeleri AB'ye giriş takvimine bağlanırken, Türkiye dış kapının kenarında bir yerde belirsiz bir vakte kadar tek ayak üstünde beklemeye zorlandı. Türkiye'nin Kafkaslar, Balkanlar ve Orta Asya'daki hamleleri akamete uğratılırken, uygulanan gizli silah ambargosu ile Türkiye Ortadoğu'da İsrail'e mahkum bir ikincil ülke konumuna itildi. NATO'daki konumumuz ise muğlak İslam fundamentalizmi tehdidine bağlı kılındı. Bugün Türkiye'deki siyaset yapımcılarının da, kamuoyunun da, kafası karışıktır. Yoksa Soğuk Savaş'ı biz mi başlatmıştık ve bu savaşın cezayı hakeden gerçek mağlubu da biz miyiz?"
Gerçekten de doksanlı yılların başları ile sonları mukayese edildiğinde ortaya çıkan tablo hiç de içaçıcı değildir. Dış politikada iddialı söylemler kademeli bir şekilde önce özür dilemeye, sonra ise bölgesel bir teslimiyete dönüşürken, içerde toplumsal kutuplaşmaları tırmandıran bir otoriter rejim psikolojisi oluşturulmuştur. Türkiye'nin pazarlanabilecek tek kozunun fundamentalizme engel olma olduğu varsayımı ile hareket eden bir grup, iç dengeleri dış politikaya pazarlamanın ağır faturasını toplumun bütün kesimlerine ödetme çabası içindedir.
Bu noktada gerçek tehlike de iç ve dış politikanın bu kesişim alanında yatmaktadır. Türkiye'deki özgürlük alanını uluslararası standartlara çıkarma konusunda gerekli beceri ve cesareti gösteremeyenler, özgürlükleri kısıtlamak suretiyle Türkiye'nin dünya-sistemi içindeki pazarlık gücünü artırmaya çalışmaktadırlar. İmam-Hatip Okulları'na ve mezunlarına yönelik baskılar, istiklal Savaşı'nın kıvılcımı ve toplumsal onurun simgesi olan başörtüsüne yönelik engellemeler, yeni 163 çabaları, suçu sadece düşüncesini açıklamak olan yazarlara verilen ağır cezalarla hukukun siyasallaşması, gerek uluslararası gerekse iç konjonktür açısından hiç de iç açıcı görüntüler değildir. Geçmişin otoriter toplumları dünyanın her yerinde daha geniş özgürlük alanları için atılımlar yaparken, Türkiye'de zihinlerin dahi zabt-u rapt altına alınmaya çalışılması gerçek anlamda gerici ve çağdışı bir tavırdır.
Görünen o ki, II. Dünya Savaşı'ndan sonra anti-komünist olmanın getirdiği Batı güvenlik şemsiyesi şimdi de anti-fundamentalist bir tavırla garanti altına alınmak istenmektedir. Türkiye'nin geleceği ise tepkici ve statik antici tavırlarda değil, kendi kimliğini onurla taşımakla birlikte evrensel açılımlara yönelmekten kaçınmayan iddialı ve yapıcı bir zihniyettedir.
Soğuk Savaş dönemindeki radikal anti-komünist tavır dolayısıyla Soğuk Savaş sonrasında kimse Türkiye'yi ödüllendirmeyi düşünmedi. Geriye sadece ömürleri hapishanelerde geçen Kemal Tahir gibi aydınların acı hatıraları ile Kore Savaşı gazileri kaldı. Öğrenilmesi bir vatan hainliği gibi görünen Rusça ise Soğuk Savaş sonrası dönemin pazar değeri en yüksek lisanları arasına girdi.
Bugün geliştirilmek istenen anti-fundamentalist tavır dolayısıyla da gelecekte herhangi bir ödüllendirme olmayacaktır. Çünkü uluslararası sistem ödül beklentileri içinde olanlara karşı acımasız; ne istediğini bilen, kendi kimliğini onurla taşımakla birlikte uluslararası standardın üstünde çalışan ve üreten toplumlara karşı ise tavizkardır.
Unutulmamalıdır ki, sömürgeci güçlerin çarıksız Anadolu köylüsünü muhatap alması Sütçü imam önderliğindeki Kahramanmaraş ahalisinin onurlu bir gayretle koskoca Fransız ordusunu dize getirmesi ile başlayan bir istiklal Savaşı sonunda söz konusu olmuştur. Bugün aynı onurlu gayret kültür ve ekonomi alanında gösterilmedikçe sadece birşeylere karşı olmak bizi uluslararası arenada saygıdeğer yapmayacaktır.