Bazı halk deyişleri vardır… Genellikle anlamı, hiç tartışılmadan kullanılır… “Çamur at izi kalsın” da bunlardan biridir… Siyasetteki pek çok karalama kampanyasında bu düsturdan hareketle tahrifat ve yalana başvurunun pek çok örneğine rastlamak mümkündür… Oysa atılan her çamurun izi kalmaz… Bazen olay ters teper… Perşembe günü Yeni Parti Milletvekili Ümit Özlale’nin iki bakanı birden hedef alarak savurduğu çamur olayında olduğu gibi…
Söz konusu kurgu, masum bir bilgi kirliliği değil; kitleleri manipüle etmek, siyasi istikrarsızlık yaratmak ve kişisel-kurumsal güveni sarsmak amacıyla “bile isteye kurgulanan bir asimetrik savaş yöntemi” olarak özetlenebilir.
Siyasi İletişim’de “hakikatin” hızla ve şeffaf bir şekilde ortaya çıkması, algının bir anda çamur atılan kişilerin lehine, çamurcunun ise tamamen aleyhine dönmesine neden olabilir…
Özlale’nin Ticaret Bakanı Ömer Bolat ile Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı Mahinur Özdemir Göktaş ve babası Hasan Özdemir hakkında gündeme getirdiği mesnetsiz “fon” suçlamaları da bu ‘kasıtlı uydurulmuş yalan’ türünden… Tam olarak dönüp Özlale’nin kendisine ve partisine çarpmış acemi bir bumerang fiyaskosu…
Bakan Ömer Bolat’ın net ve açık duruşu cevabın ta kendisidir. Kriz fırtınasından kaçış için kapatılmış gizli bir hesaptan söz edilmişti. Oysa 2 yıl 8 ay önce açılmış, mevzuata uygun, faizsiz kira sertifikası (sukuk) niteliğinde yasal bir tasarruf hesabı imiş. Bolat’ın “Hesap kapanmadı, hâlâ açık ve devletin denetimine tabi” netliği, uydur kaydır rakamlarla kurgulanan spekülasyon balonunu anında patlattı.
İletişim faciasının asıl büyüğü ise Bakan Mahinur Özdemir Göktaş ve babası Hasan Özdemir hakkındaki iddialarda yaşandı.
Sayın Göktaş’ın açıklaması, gazeteciliğin ve siyasal muhalefetin en temel ilkesi olan “teyit” mekanizmasının nasıl kasten devre dışı bırakıldığını gözler önüne seriyordu. Ortadaki olay, ilkel bir isim benzerliğinden öte bir şey değilmiş… İddiaya konu edilen Hasan Özdemir, Bartın nüfusuna kayıtlı ve T.C. Kimlik Numarasının sonu “...92” ile biten bir vatandaşmış. Bakan Göktaş’ın babası Hasan Özdemir ise Konya nüfusuna kayıtlı ve T.C. Kimlik Numarası “...18” ile biten bambaşka biri!
Sayın Göktaş’ın “En ufak bir ispatta görevimden istifa edeceğimi peşinen beyan ediyorum. Eğer ispatlayamazlarsa onlardan da işgal ettikleri görevlerden istifalarını bekliyorum” çıkışı, iletişimin en güçlü meşruiyet zırhı olacak nitelikte...
Sonuç olarak; Özlale, siyasi iletişimde “Bomba patlatıyorum” derken, elindeki bombanın pimini çekip Yeni Parti’yi patlatmış gibi. Aksi kanıtlanabilir somut verilerle yapılan bu tür kara hamleler ne iktidarı ne de adı geçen bakanları yıpratır.
Yeni Parti yöneticileri derhal, Özlale’nin özür dilemesini temin etmelidir.
Eğer yapmazlarsa bu kez, muhalefet olarak sahtekârlığa prim verildiğini kabul etmelidir.
“Helal olsun” mu?..
İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay’ın AK Parti’ye katılması ve rozetini bizzat Sayın Cumhurbaşkanı’nın takması, kuşkusuz siyaset satrancında büyük bir hamle.
Meselenin hukuki ve idari tarafında bir pürüz var mı? Kesinlikle yok...
Her şey yasallık zemininde. Ama tam da burada durup rahmetli Alev Alatlı’nın o muazzam sözünü bir kez daha hatırlamak lazım: “Her yasal hak, helâl değildir ve olamaz.”
Süreçte Başkan’ın davranışında usul açısından herhangi bir sorun olmasa da ‘iletişimini nasıl yönettiği’ konusunda çok ciddi stratejik bir boşluktan söz edilebilir.
İletişimde sadece kaliteli ve çekici iş yapmak yetmez. Mutlaka hedef kitle üzerindeki etkiyi ölçmek gerekir.
Ölçme meselesini AK Parti her zaman çok önemsemiştir. Acaba Başkan, İzmirli seçmenin bu ‘tarihî geçiş’ hakkında ne düşündüğünü ölçümlemiş ve iletişim planını (!) ona göre mi yapmıştır? Seçmen, “Helal olsun Başkanımıza, amma doğru karar verdi” mi diyor, yoksa “Oyumuza ihanet ettin Başkan!” diye serzenişte mi bulunuyor?
Cumhurbaşkanı, AK Parti lideri olarak sürecin iletişim boyutunu gerektiği gibi yönetmiştir. Aynı tespiti Başkan için yapmak mümkün müdür?
Yedi yılı aşkın süre boyunca CHP çatısı altında ilçe ve büyükşehir belediye başkanlığı yapmış bir ismin, bir sabah aniden muhalefet ettiği siyasi kulvara geçmesi, halk nezdinde devasa bir müphemiyet üretmiş olabilir. Müphemiyet ise iletişimde her zaman negatif çalışır. Tugay’ın hedef kitleyi ikna edici derinlikli bir iletişim stratejisi ortaya koyması gerekirdi. Mesela, TVNet’te Cüneyt Özdemir’in haber programında ayrıntılı bir şekilde grafiklerle ortaya konduğu İzmir halkının pek çok sorununu (Körfez’in kirliliği, çöp dağları, susuzluk, trafik sorunu vs.) tek tek tarih vererek bu geçiş sayesinde nasıl çözeceğini anlatması gibi…
AK Parti’nin 25 yıllık siyasi iletişim geçmişine bakıldığında görülen başarıyı inkâr etmek mümkün değildir. Sayın Cumhurbaşkanı’nın müthiş bir iletişimci, usta bir uygulayıcı ve dünya çapında vizyon sahibi bir lider olduğu tartışılamaz… Fakat bütün iletişim yükünü ve sorumluluğunu Cumhurbaşkanı’nın omuzlarına bırakıp kenara çekilmek, iletişim alanında sürdürülebilir bir tarz değildir.
İletişim pratiğinin üç sacayağı vardır: Öncesi, Sırası ve Sonrası.
Öncesi: İzmir’deki bu geçişin öncesinde kamuoyunu hazırlayacak ikna edici bir altyapı kurulmalıydı. Sırası: Başkanın konuşmasındaki açıklamalar, zihinlerde beliren soru işaretlerini gidermekte ne yazık ki yetersiz kaldı. Sonrası: Kente yapılacak hizmet hamlelerinin algı boyutunda halka nasıl aktarılacağı henüz bilinmiyor. Ancak burada bir fırsat var. İnşallah Başkan bu fırsatı görür.
AK Parti’nin bir an önce o ünlü, dinamik, ezber bozan iletişim refleksini İzmir’de Başkan tarafından yürütülmek üzere devreye sokması pek çok şeyi değiştirebilir.

